BAKARA SURESİ 75 - 87 AYET

Yazdır PDF




Bakara, 75-87; Kavram, 75-81







B A K A R A S U R E S İ 75-87. Â Y E T L E R


ALLAH’A VERİLEN SÖZLER,

DOĞRU VE ERDEMLİ OLMAK,

DÜNYA VE RÛHÎ ÖZELLİKLER






Bakara, 75-87. Âyetlerin Mealleri

Yahûdilerin Hile ve Tuzakları, Tâğutlar Arası İşbirliği

Kalpleri Mühürlü Yahûdilerin İnanacaklarını mı Zannediyorsunuz?

Yahûdilerin Peygamberimiz’le ilgili Gerçeği Saklamaları

Kuruntular, Ütopya ve Zanlarla Hakikat Bulunmaz, Kurtuluşa Erilmez

Ümniyye İçinde Olmak; Ütopyacılık

Yazıklar Olsun, Dinini Az Bir Menfaate Satanlara!

“Allah Bizi Yakmaz” Deyip Allah ve Azap Hakkında Boş İdiada Bulunmak

Kötülük ve Günah İşleyen Kim Olursa Olsun, Âhirette Karşılığını Görür

Cennete, Ancak İman ve Sâlih Amelle Gidilir

Allah'a Verilen Söz; Her Ümmete Emredilen Bazı Temel İlkeler

Kan Dökmek

Kitab’ın Bir Kısmına İnanıp Bir Kısmını İnkâr Etmek

Âhirete Karşılık Dünya Hayatını Satın Alan Ahmak Tüccarlar

İtaat Edilmek İçin Gönderilen Peygamberleri Yalanlamak








Bakara, 75-87. Âyetlerin Mealleri


“Şimdi (ey mü’minler), onların size inanacaklarını mı sanıyorsunuz? Gerçek şu ki; onlardan vaktiyle bir zümre vardı. Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarına rağmen bile bile tahrif ederlerdi.” (2/Bakara, 75)


“(Münâfıklar) iman edenlere rastladıklarında ‘iman ettik’ derler. Birbirleriyle yalnız kaldıkları vakit ise ‘Allah’ın size açtıklarını (Tevrat’taki bilgileri) onlara anlatıyor musunuz? (Sakın söylemeyin) Zira Rabbiniz katında onu, sizin aleyhinize hüccet getirmelerini sağlamış olursunuz. Bunları düşünemiyor musunuz?’ derler.” (2/Bakara, 76)


“Gizlediklerin de, alenen yaptıklarını da Allah’ın bildiğini bilmezler mi?” (2/Bakara, 77)


“Onlardan ümmîler (okur yazar olmayanlar) vardır ki, birtakım kuruntular hâriç, Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Onların bildiklerinin hepsi, sadece zan ve tahminden ibarettir (Bilmezler, fakat bilgiçlik taslarlar).” (2/Bakara, 78)


“Vay haline o kimselerin ki Kitab’ı (Tevrat’ı) elleriyle yazarlar, sonra o yazdıkları şeyi az bir para karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ derler. Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Yine kazandıklarından ötürü veyl onlara!” (2/Bakara, 79)


“(Benî İsrâil) dediler ki, ‘sayılı birkaç gün müstesnâ, ateş (Cehennem) bize dokunmayacaktır.’ De ki onlara: ‘Yoksa Allah katından bir ahit (söz) mü aldınız? Şayet öyle ise, Allah mutlaka ahdini (sözünü) tutacaktır. Yoksa siz Allah hakkında bilir bilmez konuşup duruyor musunuz?” (2/Bakara, 80)


“Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (2/Bakara, 81)


“İman edip sâlih amel/yararlı iş yapanlara gelince, onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalacaklar.” (2/Bakara, 82)


“Bir zamanlar Biz, benî İsrâil’e ‘yalnızca Allah'a ibâdet/kulluk edeceksiniz, ana-babaya ihsan edecek, iyi davranacaksınız, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere iyilik edeceksiniz’ diye emretmiş, onlardan bunu tutacaklarına dair söz almış ve ‘insanlara güzel söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin’ demiştik. Ey benî İsrâil! Sonunda azınız hâriç, yüz çevirerek bu sözünüzden geri döndünüz.” (2/Bakara, 83)


“(Ey benî İsrâil!) ‘Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diyerek sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz.” (2/Bakara, 84)


“Bir zaman sonra siz öyle kimseler oldunuz ki, artık (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürmeye, aranızdan bir grubu yurtlarından çıkarmaya, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşmeye başladınız. Eğer onlar size esir olarak getirilirse, onları esirlikten çıkarmak size haram kılınmışken esir mübâdelesi yapıyordunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (2/Bakara, 85)


“Onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. O halde onlardan azap azaltılmaz ve onlar, kendilerine yardım edilenlerden de olmazlar.” (2/Bakara, 86)


“Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitab verdik. Arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mûcizeler verdik. Ve onu, Rûhu’l-Kuds (Cebrâil) ile destekledik. Ne zaman gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi gelmişse, ona karşı istikbâr ettiniz/büyüklük tasladınız. Size gelen peygamberlerden bir kısmını yalanlarken, bir kısmını da öldürüyordunuz.” (2/Bakara, 87)




Yahûdilerin Hile ve Tuzakları, Tâğutlar Arası İşbirliği


Bu bölümdeki âyet-i kerimeler, Allah’ın İsrâiloğullarından söz aldığını, fakat onların bu sözlerini bozup ilâhî ahidleri geriye attıklarını, sapıklığa dalıp peygamberleri yalanladıklarını ve kendi arzularına esir olmayan o mübarek peygamberleri öldürmekten çekinmediklerini, ilâhî şeriata muhâlefet edip bâtıl yollara saptıklarını, ellerinde bulunan ilâhî hükümleri tahrif ettiklerini anlatarak müslümanları ikaz ediyor ve yahûdilerle müslümanların mücadelesini etraflıca anlatıyor. Rasûlullah’a da onların tutumlarını açığa çıkarıp delillerini çürüterek bozuk iddialarını ortaya sermesini ve hilelerine apaçık hakikatlerle karşı koymasını telkin ediyor.


Bu açıklamaların gayesi, müslümanlara yönelik yahûdi hile ve oyunlarını zayıflatmak veya tamamen silip atmaktı. Tuzaklarıyla birlikte hilelerini meydana çıkararak müslüman cemaate yahûdilerin yapmakta oldukları hile ve oyunları, daha önceki tarihî vakaların ışığı altında anlatmaktı.


İslâm ümmeti, hâlâ yahûdilerle karşı karşıyadır. Yahûdiler, bizden önceki müslümanlara karşı yürüttükleri hile ve desiselerin aynısını bugünkü İslâm ümmetine karşı da uygulamaktadırlar. Maalesef müslümanlar, bugün Kur’an’ın tâlimatından faydalanarak seleflerinin Medine’de yeni doğan dinin ve yeni yetişen müslüman cemaatının yahûdi hile ve oyunlarına galip geldikleri gibi istifade etme yollarına gitmemektedir. Ve hâlâ yahûdiler bunca hile ve oyunları ile eski silâhlarını ellerine almamaları ve cephanelerine sarılmamaları için bu ümmeti dininden uzaklaştırmağa, Kur’an’ından yüz çevirtmeğe devam etmektedirler. Bu ümmet, hakiki kuvvet kaynaklarından, mârifet menbalarından yüz çevirdiği müddetçe onlar rahat ve huzur içinde bulunurlar. Bu ümmeti dininden ve Kur’an’ından yüz çevirtmek isteyen herkes isteyerek veya istemeyerek, mutlak şekilde yahûdi oyuncağı ve kuklasıdır. Bu ümmet, kendi varlığını, kuvvet ve gâlibiyetini aldığı yegâne hakikakatten yüz çevirmeye devam ettiği müddetçe yahûdiler huzur rahat yaşayabilir. İman ve itikat hakikatlerinden, Allah nizamından ve İslâm şeriatından... İşte yol budur.


Günümüzde İslâmî hareketlere ve samimi müslümanlara düşmanlık konusunda, müslümanların başındaki yahûdileşen insanlarla yahûdilerin işbirliği, Kur’an’ın evrensel mesajının haklılığını vurgulamakta; ama bu âyetlerden yeterli ders ve ibret alınmadığını da göstermektedir.


Kur’an’ın bize açıkladığı yahûdi tarihini ve müslümanların yahûdileşme sürecini sırf zamanı geçmiş tarihin bir kesiti olarak ele alırsak, yani zaman, mekân ve şahıs yönüyle bize hitap etmiyor diye düşünürsek, Kur’an’ın evrensel ve çağlarüstü özelliğini unutmuş oluruz. Kur’an’ın gündeme getirdiği tarih kesitinde gerçekleşen olaylar, her yerde, her zaman ve herkesin karşısına çıkabilecek insan tipinin canlı örneklerini oluşturmaktadır. Tarihin bu tablosunu insanların zihnine ve bilincine yerleştirmenin yolu, Kur’an’ın kendisinden söz ettiği kesitte İsrâiloğullarının karakterlerini güzel bir şekilde tesbit etmek, bu insanların kişiliklerinde etkili rol oynayan kişisel ve uygulamada görülen özellikleri incelemektir. Tarihin tekerrür etmemesi, bizim de aynı bozulmaya ve azaba uğramamamız için ibret alıp dersler çıkarmak mecburiyetindeyiz. Kur’an’ın anlattığı olaylara tarihsel bir hâdise olarak bakıp da olayın asıl nedenleri, sebep ve sonuçlarını sağlıklı biçimde tesbit edilemediğinde özden uzaklaşılmakta, kalıplara, maskelere, zaman ve mekân engellerine takılıp kalınmakta, dini algılama ve değerlendirmede büyük yanlışlar ortaya çıkmakta, dinimiz dinamikliğini ve güncelliğini yitirmektedir. Kur’an’ın her yerde, her zaman ve her yönelen insana hayır, rahmet, bereket, şifa, huzur ve ilim kaynağı olması, ancak, Kur’an’a sağlam bakışla ve doğru değerlendirme sayesinde söz konusu olabilecektir.









Kalpleri Mühürlü Yahûdilerin İnanacaklarını mı Zannediyorsunuz?


“(Ey mü’minler), onların size inanacaklarını mı sanıyorsunuz? Gerçek şu ki; onlardan vaktiyle bir zümre vardı. Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarına rağmen bile bile tahrif ederlerdi.” (2/Bakara, 75)


Bundan bir âyet önce, (geçen bölümün sonunda) Allah, İsrâiloğullarının kalplerini tasvir ederken, içinden bir damla su akmayan, yumuşaklık hissedilmeyen, canlılıktan eser görülmeyen kupkuru ve taştan katı kalpleri tasvir ediyordu (Bkz. 2/Bakara, 74). Bu ifadeler, katı ve donuk kalpli yahûdilerin iman edeceklerinden ümit kesilmesine işaret ediyordu. Bu tasvirin ışığı altında bu âyet (2/Bakara, 75), yahûdilerin iman etmelerini arzulayan ve kalplerinin iman nuruyla aydınlanmasını isteyen müslümanlara dönüyor. Yahûdilerin iman etmeleri için çırpınışın ümitsizlikle biteceğini, arzunun boşa gideceğini ifade eden sual şekliyle, mü’minleri muhâtap alıyor.


Bu âyette müslümanlara hitap edilmektedir. İslâm’ın ilk döneminde özellikle o zamanlar çok sayıda yahûdinin yaşadığı Medine’ye hicretten sonra müslümanlar, yahûdilerin, putlara tapmayı yanlış gören ve Allah’ı birleyen inançlarından dolayı, Kur’an mesajına ilk koşacaklar arasında bulunacaklarını bekliyorlardı. Medine’li müslümanlar, komşu yahûdilerlerden peygamberlik, vahiy, melekler, ilâhî kanun gibi konular hakkında çok şey duymuşlardı. Onlardan O’na inananların tüm dünyaya önderlik edeceği yeni bir peygamberin geleceğini işitmişlerdi. İşte bu nedenle Hz. Peygamber’i duyduklarında Medineliler hemen O’na yönelmişler ve büyük gruplar halinde İslâm’a girmişlerdi. Doğal olarak, ilâhî kitaba sahip olan ve bir peygamberin geleceğini önceden bildiren yahûdilerin Hz. Muhammed (s.a.s.)’i kabul edenlerin ilki ve O’nun en önde gelen destekçileri olmalarını bekliyorlardı. Bu, hayal kırıklığı ile sonuçlanan bir beklenti oldu. Çünkü yahûdiler, kendi dinlerini sadece İsrâiloğullarına adanmış bir çeşit ulusal miras olarak kabul ediyorlar ve yeni bir vahyin gereğine veya olabilirliğine inanmıyorlardı.


Yahûdiler İslâm’a girmeyince, yeni müslümanlar kendileri onlara gidip İslâm’ı tebliğ ettiler; fakat onları iknâ edemediler. İslâm’ı kabul etmeyişlerini İslâm aleyhine delil olarak kullandılar. Şöyle dediler: “Bunda şüpheli bir şeyler olmalı. Eğer Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekten Allah’ın elçisi olsaydı, kitabı bilen bu âlim insanlar O’nu reddetmezlerdi.” Bu hatalı düşünce ile yayılmaya çalışılan şüpheyi ortadan kaldırmak için, onlardan daha iyisinin beklenemeyeceğini anlatmak üzere yahûdilerin tarihleri anlatılıyor. Aynı zamanda, müslümanlar, kendi şehirlerindeki yahûdilerin Hz. Muhammed (s.a.s.)’i kendi kitaplarında geleceği yazılı olan peygamber olarak kabul edecekleri konusunda ümit beslememeleri için uyarılıyor. Onlara, tarihleri böyle olan bir kavimden bu tür beklentilerde bulunmamaları isteniyor.


Bu uyarı gerekliydi. Çünkü mü’minlerin onların İslâm’ı reddetmesi nedeniyle cesaretlerini kaybetmeye eğilimleri vardı. Yahûdilere gelince, onlar o denli bozulmuş ve taş kalpli olmuşlardı ki, hatta daha önceden kendi kızlarını öldüren putperestlerin kalbini yumuşatan bu âyetler bile onları harekete geçirememişti. Bu taş kalpli yahûdiler, sadece bu kadarla da kalmayıp âyetlerle alay da ediyorlardı. Bu nedenle bu şevkli müslümanlar, kendi arzularına uydurmak için Hakkı bozan ve kendi değiştirdikleri dine ümit bağlayacak küstahlığı gösteren yahûdilerin gerçek durumunu anlamaları için uyarılıyor. Bu tür kişilerin, kendilerine sunulduğunda hakkı hemen kabul edeceklerine inanmak yanlıştır.


Medine’de yaşayan müslümanlar, yahûdileri hakka dâvet etmeyi ve onların İslâm’ı kabul etmelerini çok istiyorlardı. Onların inat ve isyanları sebebiyle başta Peygamber olmak üzere müslümanların kalbi çok mahzun oluyordu. Böylece Allah, Hz. Peygamber zamanındaki yahûdilerin ancak çok azının Peygamber’in tebliğini kabul etmesi sebebiyle Peygamber başta olmak üzere müslümanları teselli etmek için, apaçık delillere şahit olmalarına rağmen son derece inat gösteren İsrâiloğullarının durumlarını anlatmış ve onların iman etmelerini ummak, onların karakter ve tarihlerini göz ardı etmek demek olduğunu belirtmiştir.


Bu gibilerin iman etmesini beklemek boşunadır. İmanın bambaşka bir tabiatı vardır. İman etmek için apayrı bir yetenek lâzımdır. Mü’minlerin karakteri, mütevâzi ve müsâmahakâr, ilâhî hikmet, nimet ve nurlara karşı bütün kapıları açık, ezelî ve ebedî hakikatlere karşı hassâsiyet ve sâfiyetle doludur. Takvâsı sayesinde Allah’ın kelâmını duyduktan ve iyice düşündükten sonra imana kabiliyetli olan kimse, onu bile bile tahrif etmekten kaçınır. Mü’minin tabiatı müstakîmdir, doğrudur. Sapıklıktan, kaypaklıktan kaçınır ve ıstırap duyar. Burada işaret edilen grup, yahûdilerin bilgiçleri, Tevrat’ı en iyi anlayanlarıdır. Bunlar, Tevrat’ta değişiklikler yapıp onu esas maksadından uzaklaştıran ve bâtıl te’vil yollarına sapan yahûdi hahamlardır. Onlar, bu tahrifi bilerek, kasten yapıyorlardı. Hevâları, şahsî menfaatleri ve hasta duyguları onları bu yola sevkediyordu. Bu yüzden Peygamber’in getirdiği hakikatten yüz çevirmeleri gayet doğaldı. Daha önce Mûsâ (a.s.)’nın getirdiği hakikatlerden de inhiraf etmemişler miydi? Verdikleri sözü tutmamaları, bile bile bâtılda ısrar ettiklerini gösteriyordu. O halde, İslâm dâvetinden yüz çevirmeleri ve bu mesaja karşı çeşitli yalanlar uydurmaları pek tabii idi.


Onların imanlarını uzak bir ihtimal görmenin sebebi olarak şunlar gösterilir: 1- Onlar, Hz. Mûsâ’ya bile gerçek anlamda inanmadıkları halde, size iman edeceklerini mi umuyorsunuz? Halbuki Mûsâ (a.s.) Allah’ın onları zilletten kurtarıp bütün dünyaya üstün kılmasına, peş peşe mûcizelerin ortaya çıkmasına ve düşmanlarının başına çeşitli belâların gelmesine sebep olmuştu. 2- Siz onların iman edip açıkça tasdik etmelerini mi umuyorsunuz? Halbuki onlar içinde hakkı bilenler bile, hakkı itiraf etmeyip aksine onu değiştirip bozmuşlardır. 3- Bunların tefekkür ve delillere bakarak size inanmasını mı umuyorsunuz? Bu nasıl olur? Çünkü onların atalarından bir kısmı, Allah’ın sözlerini dinliyorlar, onların hak olduğunu biliyorlar, sonra da inat edip inanmıyorlardı.


Peygamberimiz ve onunla birlikte olan mü’minler, İslâm dâvetinin çağdaşı bulunan yahûdilerin iman etmeleri için düşünce ve duygulara hitap etmenin bütün yollarını kullanarak onların İslâm’a kazandırılmaları için çalışıyorlardı. Yahûdiler, Medine’den hem maddî ve hem de mânevî yönden büyük bir gücün temsilcileriydi. Onların İslâm’a girmeleri İslâm’ın kısa zamanda güçlenmesine ve büyük adımlarla geniş sahalara yayılmasına sebep olabilir diye düşünüyorlardı.


Müslümanların büyük bir umut ile bu tarafa yönelmeleri İslâmî çalışmaların üzerinde etkili, önemli tehlikelerin doğmasına neden oldu. Zira onlara yöneltilen düşünce ve eylem planındaki çabaların çoğu boşuna hebâ olup gidiyordu. Bu çabalar daha yararlı olabilecek başka alanlara kaydırılabilir ve dâvâ bundan daha fazla yararlanabilirdi. Zira realite gösteriyor ki onların gerçekten iman etmeleri sözkonusu değilken; hesapta olmayan başka insanların iman etmeleri mümkündür. Müslümanların tek taraflı olarak bir kesime yönelmeleri onları ruhsal yönden zayıflatır. Onlara karşı gereken tedbiri elden kaçırmalarına sebep olabilir. Halbuki bazı yahûdilerin İslâm’a girmeleri halinde bile bu denetim ruhunu yitirmemek gerekmektedir. Onlar iman sıfatının kendilerine sağladığı avantajlardan hareketle İslâm’ı içten yıkmaya kalkabilir. Bu sıfatla elde ettikleri özgürlük ortamından yararlanarak kendi emellerini gerçekleştirmeye çalışabilirler. Ayrıca onların gerçek tavırlarını ve konumlarını iyi tesbit etmeden hareket etmek, İslâmî hareketin pratik seyrini yavaşlatabilirdi. Onların İslâm ve müslümanları yok etmek için gizliden tezgâhladıkları plan ve oyunlara karşı gereken önlemlerin alınmamasına vesile olurdu. Bu yaklaşımın ışığında anlıyoruz ki tarihî gerçekleri tesbit ettikten sonra bugünkü realiteleri de tesbit etmek İslâm dâvetini ve İslâm toplumunu zayıflatma ve saptırma tehlikesine karşı korumak için zorunludur.


Herhangi bir kimsenin bir düşünceyi kabul edebilmesi için değişmez bir şart vardır. Bu da, o kişinin söz konusu düşünceyi kabul etmeye veya ona inanmaya psikolojik açıdan hazır olmasıdır. Böyle bir hazırlık, kişinin bilinmeyen konu karşısında normal bir zihniyet ve tereddütlü ruhî bir tavır ile yönelmesini gerekli kılar. Ancak bu hal ile insan, değişik açıdan diyaloga girebilir. Bazı şeyleri kabul, bazılarını reddedebilir. Bu söz konusu edilen yahûdiler, her yeni şeye karşı düşüncelerinin tüm kapılarını kapatmışlardır. Çünkü onlar gerçeğe, düşünce planında ulaşmak ve pratikte ona bağlanmak amacıyla araştıran iman ruhu ile yanaşmamaktadır. Tam tersine, kısa vâdeli düşünen sahtekâr ve aceleci tüccar kafasıyla hareket ediyorlar. Tercihlerinde sadece maddî kazanç hesapları yapıyorlar. Bu fırsatı kaçırdıklarında, tekrar, amaçlarını gerçekleştirmek için, saptırmaya, tahrif yoluna başvuruyorlar. Onlar bu gerçeği ve Allah’ın âyetlerini Tevrat’ta görüp bildikleri halde, bu vesile ile hakikati apaçık görmelerine rağmen herhangi bir dünyevî kazanç veya kişisel bir çıkar elde edemeyeceklerini gördüklerinde, gerçeği tahrife kalkışmışlardır. Bu durumda onlar boğazlarına kadar sapıklık içine gömülmüşken ilâhî mesaja kulak vermeleri, düşünüp değerlendirmeye çalışmaları ve doğru yolu seçmeleri beklenemez. Bu yol, onlara kapalıdır.


“Allah’ın kelâmını işitirler, sonra onu anlamalarına rağmen bile bile tahrif ederlerdi.” Yahûdilerin, Kitab-ı Mukaddes’teki Hz. Mûsâ’nın “Tanrın Rab, sizin için aranızdan, kardeşleriniz içinden tıpkı benim gibi bir peygamber çıkaracak, siz onu dinleyeceksiniz.” (Tesniye, 18/15) şeklindeki sözlerini ve bizzat Allah'a izâfe edilen: “Kardeşlerin arasından onlara senin gibi bir peygamber göndereceğim ve onun ağzına kendi sözlerimi koyacağım.” (Tesniye, 18/18) şeklindeki sözleri gözardı etmelerine veya kasten yanlış yorumlamalarına işaret eder. Açıktır ki İsrâiloğullarının “kardeş”leri, Araplardır ve özellikle onların müsta’ribe/Araplaşmış grubudur ki, kökleri Hz. İsmail’e ve Hz. İbrahim’e kadar uzanır ve Arap Peygamber’in kendi kabilesi Kureyş de bu gruba mensup olduğundan, yukarıdaki Tevrat ifadeleri onun ortaya çıkacağına işaret olarak kabul edilmelidir.


Yahûdilerin Allah’ın inzâl ettiği Kitab’ı tahrif ettiklerini kendi muharref kutsal kitapları bile itiraf etmektedir: “Yaşayan Tanrı’nın sözlerini değiştirdiniz.” (Yeremya, 23)


Yahûdilerin bu muharrif özelliklerini Kur’an, başka âyetlerde de ifade eder. Onlardan biri şudur: “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları (yahûdileri) lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar, kelimelerin yerlerini değiştirirler (Kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine zikredilen ahkâmın (Tevrat’ın) önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hâinlik görürsün.” (5/Mâide, 13)


Tahrif, ya lafızda (metinde) veya manada olur. Tevrat ve İncil’de her iki çeşidinin uygulandığını biliyoruz. Kur’ân-ı Kerim’in metni, Allah’ın korumasında olduğundan sadece anlamında tahrif söz konusu olabilir.


Bu âyet, inatçı âlimin câhile göre istikameti bulmaktan daha uzak bir durumda olduğunu ve ondan ümit kesilmesinin daha ma’kul olduğunu gösterir. Zira âyet, hakkı bilerek inatçılık etmeleri sebebiyle, onların yola gelmeleri ümidini izâle etmektedir.


Müslümanların içinden de bazı bilginler çıkar, âyet-i kerimeleri tahrif eder. Meselâ; “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, kâfirlerin, (zâlimlerin, fâsıkların) ta kendisidir.” (5/Mâide, 44, -45, 47-) bu âyetlerin değerlendirilmesi konusunda şöyle derler: “Bu âyet(ler), bizi ilgilendirmez. Bu âyetler, yahûdileri ilgilendirir, onlar hakkında nâzil olmuştur.” Bu, yahûdi hahamlarının Tevrat’ı tahrif etmeleri gibi bir şeydir. Kur’an’ın lafzında tahrif yapamayacakları için anlamlarında tahrif yapanları her dönemde görmek mümkündür. Bu bid’atçı, tahrifatçı zihniyet, bu Bel’am kılıklı insanlar, dünyevî çıkar için, zâlimlerin gözüne girmek arzusuyla, önüne atılacak yaldan dolayı insafsız avcıya yardım etmeye hazır tazı gibidirler. Ama, onların sesi ne kadar gürültülü çıkarsa çıksın, kervan yürüyecektir: “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyor. Kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlayacaktır.” (61/Saff, 8)










Yahûdilerin Peygamberimiz’le ilgili Gerçeği Saklamaları


“(Münâfıklar) iman edenlere rastladıklarında ‘iman ettik’ derler. Birbirleriyle yalnız kaldıkları vakit ise ‘Allah’ın size açtıklarını (Tevrat’taki bilgileri) onlara anlatıyor musunuz? (Sakın söylemeyin) Zira Rabbiniz katında onu, sizin aleyhinize hüccet getirmelerini sağlamış olursunuz. Bunları düşünemiyor musunuz?’ derler.” (2/Bakara, 76) “Gizlediklerini de, alenen yaptıklarını da Allah’ın bildiğini bilmezler mi?” (2/Bakara, 77)


İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, Ehl-i Kitab’ın münâfıkları, Hz. Peygamber’in ashâbıyla karşılaştıklarında onlara, “sizin iman ettiğiniz şeye, biz de iman ettik ve Muhammed (s.a.s.)’in doğru olduğuna, sözünün gerçek olduğuna biz de şehâdet ediyoruz. Kendi kitabımızda O’nun sıfat ve niteliklerini bulmaktayız” derlerdi. Sonra birbirleriyle başbaşa kaldıklarında, elebaşları onlara: “Allah’ın kitabında Muhammed’in sıfatlarıyla ilgili olarak size açmış olduğu sırrı, size karşı delil getirsinler diye mi müslümanlara söylüyorsunuz?” diyorlardı. Çünkü muhâlif olan kimseler, Tevrat’ın doğruluğunu ve Tevrat’ın Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğine şehâdet ettiğini itiraf ettiğinde, bundan daha kuvvetli bir delil olmaz. Şüphesiz onlar birbirlerini, bu hususu Hz. Peygamber ve ashâbının yanında itiraf etmekten men ediyorlardı. Aynı zamanda, kutsal kitapta onların bugünkü tutumlarına karşı delil teşkil eden bölümleri de müslümanlara bildirme tehlikesine karşı birbirlerini uyarıyorlardı. Müslümanların bu hükümleri kıyâmet gününde kendilerine karşı delil olarak kullanmalarından korkuyorlardı. Bu, onların Allah’ın ilmi hakkında ne tür bir inanca sahip olduklarını gösteren bir örnektir. Onlar, hakkı bu dünyada gizlemeyi başarabilirlerse, âhirette bununla ilgili bir delil getirilemeyeceğini sanıyorlardı. Bu nedenle, burada bir parantez açılıp onların, gerçekten, Allah’ın insanların işlerinden haberdar olmadığına inanıp inanmadıkları soruluyor.


Ehl-i Kitab, kendi kitaplarında bildirilen bilgiyi müslümanların öne sürüp “bu sizin kitabınızda da böyledir” demesini, Allah katında yapılan bir hüccetleşme ve delil getirme olarak görmüşlerdir.


Âyet, yahûdileri iki yüzlülükten ve birbirlerine Hz. Peygamber’in nübüvvetine dair delilleri saklamayı tavsiye etmekten nehy etmektedir. Âyet, bir günahı, günah olduğunu bile bile işleyen kimsenin Allah katında çok büyük bir günahkâr ve suçlu olduğuna delâlet etmektedir.


Onlar kendilerini eziyetten, kınamalardan ve ölümden kurtarmak için mü’minmiş gibi görünerek münâfıklık yapıyorlar, iki yüzlü davranıyorlar. Onlar, gizli-açık her şeylerini bilen Yüce Allah’ı aldatabileceklerini sanıyorlar. Şöyle ki: Onların avam tabakası, bu tabakaya özgü saflıklarıyla kimi zaman mü’minlerle rahat bir şekilde konuşabiliyorlardı. Bu sırada kitaplarında yer alan Peygamberimiz’in nübüvvetini doğrulama mü’minlere faydalı olacak kimi bilgilerden söz ederlerdi. Nitekim âyetlerin vurgusundan bu sonucu çıkarmak mümkündür. İleri gelenleri, büyükleri, onları bundan sakındırıyor ve “bu bilgileri mü’minlere söylemememiz gerekir, yoksa Allah Teâlâ katında bunları aleyhinize kanıt olarak kullanırlar” diyorlardı. Sanki mü’minler bunları kanıt olarak sunmayacak olurlarsa Allah onların durumlarından haberdar olmayacak ve onları sorumlu tutmayacakmış gibi. Bundan çıkan sonuç, yahûdilere göre Yüce Allah’ın ancak meselenin görünen kısmını bildiği, meselenin gizli yönünü, içyüzünü bilmediğidir. Hiç kuşkusuz bu, Allah’ın ulûhiyet makamının yüceliğini kavrayamamaktan kaynaklanan bir cehâletin ürünüdür. Ulu Allah onların çarpık anlayışlarını şöyle reddediyor:


“Gizlediklerini de, alenen yaptıklarını da Allah’ın bildiğini bilmezler mi?” (2/Bakara, 77) Bu tür bir bilgi, yani meselenin iç yüzünü bilemeden sadece dış yüzünü bilme, duyuya dayalı bir bilgidir. Duyular ise, maddî gereçlerle donatılmış, zaman ve mekânla sınırlı, birtakım maddî illetlerin ürünü olan maddî bedene muhtaçtırlar. Böyle bir durum, âlemin bir parçası olan yaratığın niteliğidir; âlemin Yaratıcısının niteliği değildir. Bu da, İsrâiloğullarına ilişkin az önceki değerlendirmemizle ilgili bir kanıttır. İsrâiloğulları maddenin temel değer olduğuna inandıkları için, Yüce Allah’ı da maddî varlıklar gibi değerlendiriyorlardı. Onun maddenin içinde etkin bir varlık olduğunu ve maddeye üstünlük sağlayıp ona egemen olduğunu sanıyorlardı; herhangi bir maddî illetin bir maddî mâlûlün üzerindeki etkinliği, egemenliği gibi. Bu çarpık anlayış, sırf yahûdilere özgü değildir. Maddenin temel değer olduğuna inanan tüm toplulukların ortak anlayışıdır bu. Bu öyle bir hastalıktır ki, hiçbir ilaç fayda vermez.


Bazen yahûdilerden bir kesim, kişisel kazanç elde etmek veya İslâm ve müslümanlara karşı yıkıcı bir plan uygulamak için formalite icabı imana girmiş gözükebilir. Aynı hedefe varmak ve söz konusu amacı gerçekleştirmek için müslümanlara açılabilir, onlarla uzun diyaloglar sürdürerek Tevrat’tan Peygamberimiz’in gerçek peygamber olduğunu gösteren birtakım delilleri ve belgeleri açıklayabilir. Böylece samimi bir müslüman olduğu imajını verebilir. Sonra diğer arkadaşlarıyla başbaşa kaldığında müslümanlarla neler konuştuğunu, kendisinin onlara ve onların kendisine neler söylediğini bir bir dostlarına anlatır. Gerçekleştirilmesi istenen plan doğrultusunda bu diyalogu değerlendirirler. Burada müslümanlarla diyalog içine giren kesim, diğerleri tarafından müslümanlarla uzun boylu ilişki içinde bulunmalarından Tevrat’ın hükümlerini müslümanlara deşifre ettiklerinden dolayı eleştirirler. Çünkü böyle bir açıklama, kıyâmet gününde onları Allah’a karşı mahcup düşürecek ve müslümanların sağlam bir temele dayandığını ortaya koyacaktır. Cenâb-ı Allah onların bu basit düşüncelerini ve bâtıl yaklaşımlarını eleştirmektedir. Kıyamet gününde böyle bir delille karşılaşmak istememelerini mantıksızlık olarak değerlendirir. Çünkü onlar eğer Allah'a inanıyorlarsa, bu imanları onların Allah’ın gizli ve açık her şeyi bildiği, gördüğü bilincine götürmesi gerekir. Dolayısıyla kendi aleyhlerine bir belgenin var olması, onların bu gerçeği kabul edip etmemesine bağlı değildir. Onların bu hakikati itiraf etmelerine ihtiyaç yoktur.










Kuruntular, Ütopya ve Zanlarla Hakikat Bulunmaz, Kurtuluşa Erilmez


“Onlardan ümmîler (okur yazar olmayanlar) vardır ki, birtakım kuruntular hâriç, Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Onların bildiklerinin hepsi, sadece zan ve tahminden ibarettir (Bilmezler, fakat bilgiçlik taslarlar).” (2/Bakara, 78)


Bu âyette, kendi kutsal kitaplarının öğretilerinden habersiz olan sıradan yahûdiler kastediliyor. Onlar ne dinin temel kuralları, ne ahlâkla ve günlük hayatla ilgili düzenlemeleri ve ne de ebedî kurtuluş veya azaba neden olan prensipleri biliyorlardı. Ve ne yazık ki bu bilgiye sahip olmaksızın kendileri bir din uydurmuşlar ve boş ümitler besliyorlardı. Bu ümmîlerin, ilimden hiç haberleri yoktur. Kitaptan bilgi elde etmeye güçleri yetmez. Onların bütün güçleri arzulardan, kuruntu ve temennilerden ibarettir. Hem dünyada, hem âhirette kendilerinin diğer insanlardan üstün olduklarını iddia edip dururlar. Onlar, Allah’ın seçkin ulusu olduklarını düşünmektedirler. Fakat bu bilgileri hiç de kesin bir delile dayanmamaktadır. Bu konuda bütün dayanakları zandan, faraziye ve tahminden ibarettir. Zan ise, insanı gerçeğe ulaştırma açısından hiçbir işe yaramaz.


Allah Teâlâ’nın yahûdi gruplarına dair zikrettiği açıklamaları düşünen bir kimse, bu hususun aynıyla bu ümmet içinde de bulunduğunu görecektir. Müslümanlar içinde Hakk’a karşı inatlaşan, başkalarını saptırmaya gayret eden kimseler olduğu gibi, taklide tâbi olan sırf ümmî kimseler ve aynı şekilde orta yolu takip edenler de bulunmaktadır.


“Ümmî” kelimesi, daha çok, “okur yazar olmayan kimse” anlamında kullanılır. Âyetin devamındaki “Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler” açıklaması da bu anlamı netleştirmektedir. Annesinden doğduğu şekilde kalan, okuma ve yazma öğrenmemiş ümmî ümmete mensup olan kimse anlamında kullanılır. Kur’an’da Peygamberimiz’in vasfı için kullanılan “ümmî” ifadesi (7/A’râf, 157, 158) bu anlamdadır; hadis-i şerifte de benzer anlamda kullanılmaktadır: “Biz ümmî bir ümmetiz; yazı yazmayı ve hesap yapmayı bilmeyiz.” (Buhârî, Savm 13; Müslim, Sıyâm 15; Ebû Dâvud, Savm 4; Nesâî, Sıyâm 17)


Âyette geçen “Emâniy” kelimesi, “ümniyye”nin çoğuludur. İnsanın kendi içinde veya hayalinde tasarlayıp varlığını kabul ettiği ve olmasını temenni etmekte olduğu veya diline dolayıp durduğu şeylerdir. Batılılar buna “ideal” der. Ümniyye, insanın kendi gönlünden geçirdiği, saplanıp kaldığı ve durmadan arkasından koştuğu bir düşünce, bir hayal, bir kuruntu demektir. Bunların bazısının gerçekleşmesi mümkün ve geçerli olanları bulunsa da çoğunlukla hiçbir delile dayanmayan kuru ve şahsî temennilerden ibarettir. Bundan dolayı ümniyye, bâtıl idealler, evham, ütopya, boş söz ve ham hayaller anlamında da kullanılır.


İşte yahûdilerin okuma yazma bilmeyen avam (câhil halk) takımı da ilimden, Kitaptan nasibi olmayıp sadece kuruntu peşinde koşar durur, kuru bir zan ve taklitten başka bir şeye sahip olmaz; hak ile bâtılı ayırt edemezler. Bu yüzden bunların vebâli, aynı zamanda, kendilerini aldatan okur yazar takımınadır.


“Ümniyye” kelimesinin anlamları hakkında Fahreddin Râzî’nin açıklaması şöyledir: Ümniyye kelimesi birkaç anlamda kullanılmıştır. a) Kuruntu anlamında: “(Şeytan) onlara vaad eder, onları olmayacak kuruntulara (ümniyyelere) düşürür. Halbuki şeytan onlara, aldatmadan başka bir şey vaad etmez.” (4/Nisâ, 120) b) Âlimlerinden duyup onları taklit ederek kabul ettikleri uydurmalar, yalanlar c) “Okudukları şeyler” manasında kullanılır. Araplar, şöyle derler: Temennâ kitâballahi evvele leyletin (Allah’ın kitabını ilk gecede okudu)” d) Takdir etti, düşündü anlamına gelir. e) Kalbin temennîsi manasında kullanılır: “Onlar, ‘cennete ancak yahûdi veya hıristiyan olanlar gireceklerdir’ dediler. Bu, onların temennîleridir.” (2/Bakara, 111) “(İş) ne sizin temennîlerinizle, ne de ehl-i kitabın kuruntularıyla (olup bitmiş) değildir. Kim bir kötülük yaparsa, onun cezasını görür.” (4/Nisâ, 123) “Bunlar, onların temennîleridir. Onlara: ‘Haydi delillerinizi getirin’ de.” (2/Bakara, 111)


“Zan”, ilimden ve gerçekten bir şey taşımayan tahminden ibarettir; delil olamaz: “Onların (Allah'a şirk koşanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.” (10/Yûnus, 36) “Dediler ki: ‘Hayat, ancak bu dünyada yaşadığımızdır. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder.’ Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur; onlar sadece zannediyorlar.” (45/Câsiye, 24) “Onların (müşriklerin) bu konuda hiç bilgileri yoktur; sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (53/Necm, 28)












Ümniyye İçinde Olmak; Ütopyacılık


Ütopya, olmayan yer, düş ülke anlamına gelen Yunanca bir kelime. Daha çok, gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallere “ütopik” adı verilir. Eski Yunan’dan bugüne batı düşüncesinde köklü bir yeri olan “düş ülke” yaklaşımı, İslâm düşüncesinde pek yer edinememiştir. Bazıları, bu teze Fârâbî’nin el-Medînetu’l-Fâzıla’sını örnek göstererek itiraz edebilir. Fakat bu kitap, bir ütopya olmaktan daha çok, Aristo metafiziğinin yardımıyla Saâdet Asrının dinamiklerini geleceğe taşıma denemesidir.


İslâm düşüncesinde ütopyaya itibar edilmemesinin gerçek nedeni, İslâm medeniyetinde “altın çağ”ın geleceğe ertelenmiş bir ham hayal değil; geçmişte yaşanmış tarihî bir gerçeklik olduğu inancıdır. Bu tarihî gerçeklik, Peygamber’in yaşadığı “Asr-ı Saâdet: Mutluluk Çağı”nın ta kendisidir.




Cennet Yerine “Ütopya”: Müslümanlar, Peygamber’in yaşadığı çağı “Saâdet Asrı” olarak adlandırmakla, “saâdet/mutluluk” kavramına da bilinen tanımından farklı bir yaklaşım getirmişlerdir. Bu yaklaşıma göre saâdet, dünyevî “refah”ın değil; ebedî “felâh”ın kazanılmasıyla ilgili bir şeydir. Bu nedenledir ki bir müslüman, dünyayı ihmal etmese de, dünyevî hayatı mükemmelleştirmenin peşinden koşmaz. O bilir ki, “dünya, âhiretin tarlasıdır.” Ona göre ideal ülke, cennettir ve cennet, hayal ürünü bir ütopya değil; varlığına iman edilmesi gereken gaybî bir hakikattir. Vahyin bildirdiği cennete iman etmeyen, hayalin uydurduğu ütopyayla kendisini avutur.


Cennet’in de içinde bulunduğu öteye ilişkin hakikatlerin genel adı, âhirettir. Âhirete iman ise, en genel anlamda hürriyet ve emniyettir. Bu iman, insanı fizik âlemin (tabiat) ve onun cebrî kanunlarının esaretinden kurtararak hürriyete; onun üzerinde ve ona hükmeden bir güce sığınarak da emniyete kavuşturur. Gerçek anlamda hürriyet ve emniyeti garanti eden bu imanın bir tavır haline gelmesine “teslimiyet”, bu hale “İslâm”, bunu yapana da “müslüman” adı verilir.


Her teslimiyet sûiistimal edilebilir. Ancak Allah, insanın kendisine olan teslimiyetini zerre kadar sûiistimal etmez. Duygu düzleminde “iman” adı verilen bu teslimiyeti, insanın, kendi yararına kullanarak, ondan düşünce düzleminde ictihad, eylem düzleminde cihad/cehd ister. İnsanın, kendisine verilen irâde, duygu ve güçleri tecdit ve tamir için mi, tahrif ve tahrip için mi kullanacağını Allah sınar.


Hiç kimse imanı, ya da imanı oluşturan unsurlardan birini, Allah’ın rızâsına muvâfık olmayan bir amaç için kullanmamalıdır. Eğer böyle yaparsa ona “iman” denilemez. İnsanın gayretini yok eden, cehdini öldüren, ictihad melekelerini donduran, O’nun değişmez sünnetinin Kur’ânî bir ifadesi olan; “insan için ancak çalıştığı kadar vardır” ilâhî düsturuna ters düşen teslimiyet, teslimiyet değil; olsa olsa kesâlet ve atâlettir, bu da bir tür “itaatsizlik” anlamına gelir. İşte ütopya budur. Bu anlamda ütopya, tatlı yalanları acı gerçeklere tercih etmektir. Realiteden kaçıp ideallere sığınmaktır. Maskeli zannı maskesiz yakîne, rüyayı hakikate, hayali hayata tercih etmektir. Ütopya, hayattan kaçıştır. Hakikatin çift yüzü olduğunu görmek istememektir: Güzel-çirkin, iyi-kötü, sevgi-nefret, varlık-yokluk, cennet-cehennem, dünya-âhiret, gece-gündüz, yaz-kış, celâl-cemâl...


Hakikati iki yüzüyle birden görmekten kaçınan, onu olduğu gibi kavrayamayacaktır. Ütopya, şeytanın Âdem’i düşürdüğü “melekleşme” ve “ebedîleşme” tuzağıdır (7/A’râf, 20). Buna göre ütopya, bir “ideal” bile değildir. Çünkü cennet ideal, melekleşme ise ütopidir. Âdem, şeytanın sunduğu “mükemmelleşme” ütopisi uğruna ideali olan cenneti ilk yaşantısında kaybetmiştir. Allah’ın terbiyesinden geçen peygamberlerin hayatı, realizmle idealizmin hârika bir bileşkesidir. Vahye dikkatle bakanlar, bu ideal bileşimi orada açıkça göreceklerdir. İdealleri, peygamberleri realiteden koparmamıştır.


Kur’an’da ütopik düşünceler ve ütopya “ümniyye” terimiyle karşılanır. Bu terimin kullanıldığı âyetlerin bazılarında ütopik düşüncenin şeytanın tuzağı olduğu vurgulanır: “Şeytan dedi ki: ‘Senin kullarından mutlaka bir pay alacağım. Kesinlikle onları saptıracağım, onları muhakkak ümniyyelerle/ütopik düşüncelerle oyalayacağım; onlara emredeceğim, hayvanların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim, Allah’ın yaratışını değiştirecekler.’ Şeytan onlara vaad eder ve onları ümniyye/ütopya ile oyalar.” (4/Nisâ, 119-120) Bu âyetlere göre ümniyye, sadece kuruntu değil; idealleri ütopyaya ertelemektir. Meselâ, iyi müslüman olmayı, dertsiz kedersiz ve tasasız bir hayata kavuşmaya ya da İslâm devleti şartına bağlamak, bir ümniyyedir ve şeytanın tuzağına düşmektir.


Bir tüccarın Allah yolunda infak etmeyi “hele borcu harcı bir bitirelim” diyerek borçsuz bir döneme ertelemesi bir ümniyyedir. Bir insanın, kulluk borçlarını eksiksiz ifa etme işini “hele bir yaşımızı başımızı alalım da, yaparız” gibi aldatıcı mâzeretlerle ertelemesi bir ümniyyedir. Bütün bunlar gibi, kişinin kendi kazandıklarına değil de; başkalarının yardımına güvenmesi; bir ümmete, bir gruba, bir cemaate, bir tarikate, bir partiye veya hizbe mensup olmayı ebedî kurtuluş için tek başına yeterli görmesi; hak etmeden, çalışıp çabalamadan kendi âkıbetinden emin olması; alın teri dökmeden, üretmeden kazanmak istemesi de şeytanın düşürdüğü ümniyye tuzağıdır. “Bu iş, ne sizin ütopik düşüncelerinize, ne de kitap ehlinin ütopik düşüncelerine göre olmaz. Kötülük yapan cezalandırılır ve kendisine Allah’tan başka ne bir dost, ne de yardımcı bulabilir.” (4/Nisâ, 123)


Eğer müslümanlar da, sırf müslüman oldukları için, çalışmadan, gayret etmeden, bedel ödemeden dünyada başarıya ve devlete, âhirette de cennete ulaşacaklarını zannediyorlarsa, bunun Allah’ın kanununa aykırı olduğunu ve bir “kuruntu” olduğunu Kur’an müteaddit yerlerde ifade etmektedir. Hele başarıyı amel/eylemde, üretmekte ve cehd/ictihad/cihadda değil de mûcizede, kerâmette, mehdîde, mesihte aramaya başlarsa, bu, Kur’an’ın ifadesiyle tam bir “gurur/aldanış”tır. Bu ütopyacı mantık, sahibini sonunda aynen İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’ya yaptığı gibi “Sen ve Rabbin gidip savaşın; biz burada bekliyoruz” demeye kadar götürür. Çünkü İsrâiloğulları, denizin Hz. Mûsâ eliyle yarıldığını, Firavunun suda boğulduğunu, onun elinde asanın sihirbazların sihirlerini yiyip yutan bir ejderhaya dönüştüğünü ve daha birçok mûcizeyi görmüşlerdi. Bütün bu nimetlere zahmetsiz ulaşınca, Allah’ın kendilerine verdiği cihad emrini dinlemeyip “şimdiye kadar Mûsâ hangi yöntemlerle hallettiyse, bu işi de öylece halletsin” demeye getirdiler.


İsrâiloğulları, her işi lidere havale etmişlerdi. Değil mi ki elinde tılsımlı bir değnek taşıyordu. O halde kendileri yan gelip yatmalıydı. Öyle yaptılar ve Allah kendilerini çöle mahkûm etti. Ta ki eski nesil öldü, başarıyı kendi cehd ve gayretlerinde arayan, elin değil; elinin emeğiyle geçinmeyi öğrenen yeni bir nesil yetişti, Hz. Mûsâ o nesille ata yurdunu geri aldı. Mesih ve mehdî meselesi de, nice insan tarafından Kur’an ve sünnet ruhuna aykırı bir biçimde anlaşılmış, hatta açık naslara aykırı bir biçimde bir ümniyye, bir ütopya olarak görülmüştür. Tarih boyunca ümmetin büyük bir bölümü, mesih ve mehdi düşüncesini uyuşukluk, pısırıklık ve tembelliğine bir kalkan olarak kullanmış, inananları “yeis hali”ne düşmekten korumak için bir umut dopingi olarak görülmesi gereken mesih ve mehdi düşüncesi, bu kez de aynen yeis hali gibi akîdevî bir zaaf olan “emn hali”ne dönüşmüş. Sonuçta, ifrattan kurtulanlar tefritte boğulmuşlardır. (1)




“Onlar zan üzeredirler” Yani, doğrulukları ispatlanmamış faraziye/teoriden başka dayanakları yoktur. Kuruntuları doğruluk ifade etmez. Kendilerine göre bile yüzde yüz doğru üzere değildirler. Günümüzde, İslâm’ın dışında dünya görüşüne sahip nice yazar ve bilim adamı, her fikre açık olduklarını, kendi görüşlerinin dışında da doğrunun olabileceğini, herkesin doğrusunun kendine olduğunu vurgulamaya özen gösterir. Bağnaz fikir despotlarının dışında ve daha çok demokrat geçinenler arasında yer alan bu insanlar, kendi görüş ve inançlarının yanlış olabileceğini kabullenerek fikir özgürlüğünü savunur ve her görüşe saygı duymak gerektiğini belirtirler. Tabii, bu anlayışa göre dünya nüfusu kadar farklı düşünceye saygı duyulmalıdır. Bu kadar görüş içinde doğruyu bulmanın imkânsızlığı da ortadadır.


Göreceli de olsa bir doğrunun geçerli kabul edilip uygulanması gerektiği için ya silâhı, ya parayı, ya halk çoğunluğunu elinde tutanların görüşleri kabul ediliyor. Hak olan, haklı olan güçlü değil; gücü elinde bulunduran haklı olmuş oluyor. İnsanların hevâlarından ürettikleri, mutlak doğru (yere, zamana ve şahsa göre değişmeyen ve fıtratla uyum sağlayan tek gerçek) değildir. İnsanın doğrusu, yani beşere ait hakikatler; görecelidir, zanna dayanır. İnsan, birey olarak, hayat boyu ne çok yanlış yaptığını görüyor; devamlı öğrenerek yanlışlarını düzeltmeye çabalıyor. Başkalarının ne çok yanlışlarına şahit oluyor; devamlı eleştiriyor, eleştiriyor. Dünkü doğru zannedilen nice zanlar, bugün başka türlü gözükebiliyor. Kesinlik ifade eden, mutlak olan doğru, bir ismi de “Hak” olan Yaratıcı’nın, Cenâb-ı Hakk’ın bildirdikleridir. “...Allah, hak söz olarak vaad etti. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?” (4/Nisâ, 122 ve bkz. benzer âyet için 4/Nisâ, 87)



Bu âyetten şu hükümler çıkarılmıştır:


1- Mârifetler (bilgiler), sonradan kazanılır, zarûrî değildir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bilmeyen ve zanna göre hareket eden kimseleri kınamıştır.


2- İtikad, yani inanç esaslarında, dinin temel meselelerinde taklit, zan ve ataların yolunu körü körüne izlemek bâtıldır, yanlıştır, câiz değildir. Fer’î konularda, yani fıkhî hükümlerde mezhep ve müctehidleri taklit ise, âlimlerin çoğuna göre câiz olmakla birlikte; seviyesi ve imkânı uygun olanların bu konularda da taklitten kurtulup tahkik ehli olması tavsiye edilir.


3- Başkalarını saptıran kimse zemmedildiği gibi; onun saptırmasına aldanarak sapan kimse de kınanır. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu durumda olanları kınamıştır.






Yazıklar Olsun, Dinini Az Bir Menfaate Satanlara!


“Vay haline o kimselerin ki Kitab’ı (Tevrat’ı) elleriyle yazarlar, sonra o yazdıkları şeyi az bir para karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ derler. Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Yine kazandıklarından ötürü veyl onlara!” (2/Bakara, 79)


Âyette geçen ve “vay haline” anlamını verdiğimiz “veyl” deyimi, yok oluş, şiddetli azap, dayanılmaz hüzün, rezil oluş ve insanın şiddetle kaçındığı her türlü onur kırıcı alçalış anlamını ifade eder. Veyl’in cehennemde iki dağ arasındaki bir vâdinin adı olduğu rivâyeti vardır; burada yuvarlanan kişi, kırk yıl süreyle aşağı doğru yuvarlanır durur (Bkz. Tirmizî, Tefsir 21. sûre, hadis 1; Ahmed bin Hanbel, 3/75). Tüm bu anlamlar, Allah’ın âyetlerini basit çıkar için satanların çekeceği azabın zorluğu ve sıkıntısını ve onların acınacak tavırlarını vurgular.


Burada Kitab-ı Mukaddes’in metnini tahrif etmekten ve böylece kendilerinin cahil izleyicilerini yanıltmaktan sorumlu tutulan âlimler kast edilmektedir. Bunlar, dini meslek haline getirenlerdir. Âyetleri, dinin kavramlarını, hüküm ve ilkelerini tahrif ederek dini satan, dinin ticaretini yapanlar, dini istismar edenlerdir. Bunlar, Kitab’ın gerçek mâhiyetini câhil kitlelere çarpıtarak sunan, kendileri saptıkları gibi, başkalarını da saptıranlardır. “Az kazanç”, onların sözde “seçilmiş toplum” olarak kapıldıkları üstünlük duygusu olarak da değerlendirilir. Bu yahûdiler sadece, ilâhî kitapları kendi arzu ve isteklerine uydurmak için değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda orijinal metne kendi yorumlarını, ulusal tarihlerini, bâtıl inançlarını, kendi uydurdukları teorileri, felsefe ve kanunları da eklemişlerdir. Daha sonra da bütün bu karışımı (ki hepsi Kitab-ı Mukaddes’te yer almaktadır) Allah’tan diye, ortaya atmışlardır. Herhangi bir şekilde ilâhî kitaba dahil olan her tarihî hikâye, her yorum, her insan uydurması inanç ve her insan yapısı kanun “Allah’ın kelâmı” sayılmıştı. Ve her yahûdinin bütün bunlara inanması zorunluydu, eğer inanmazsa mürted ve kâfir olarak kabul ediliyordu.


Hakikati tahrif eden, gerçeği saptıran, yalan yanlış yazılarla, propagandalarla halkı iğfal ederek haktan uzaklaştırmanın âkıbeti ne kadar fecîdir. İnsanları ebedî azaba sürükleyen bu sahtekârlığın vebâli karşısında dünyanın o süflî kazançları, âhiretteki azabı ne kadar şiddetlendirecektir. Bu âyette, şeriatte değişiklik yapmanın, ona bir şeyler eklemenin fecî âkıbeti belirtilir. “Az bir para karşılığında satmak için...” ifadesi ile Allah Teâlâ, onların aldıkları şeyi “az” olmakla nitelendirmektedir. Bunun sebebi, aldıkları şeyin fâni olup kısa zaman içinde yok olacağı ve haram olmasından ötürü bereketinin bulunmamasıdır. Âhiret nimetleri yanında, kişi âyetleri satınca tüm dünyayı alsa bile, kaybı yanında çok az bir kazanç elde etmiş sayılacak, kâr değil; büyük oranda zarar etmiş olacaktır.










“Allah Bizi Yakmaz” Deyip Allah ve Azap Hakkında Boş İdiada Bulunmak


“(Benî İsrâil) dediler ki, ‘sayılı birkaç gün müstesnâ, ateş (Cehennem) bize dokunmayacaktır.’ De ki onlara: ‘Yoksa Allah katından bir ahit (söz) mü aldınız? Şayet öyle ise, Allah mutlaka ahdini (sözünü) tutacaktır. Yoksa siz Allah hakkında bilir bilmez konuşup duruyor musunuz?” (2/Bakara, 80)


Yahûdilerin yaygın inancına göre, İsrâiloğullarından günahkârlar bile, öteki dünyada sadece çok sınırlı bir ceza görecekler ve “seçilmiş toplum”a mensup olmaları sebebiyle cezaları çabucak kaldırılacaktır; Bu, Kur’an’ın reddettiği bir inançtır. Onlar, kendilerinin buzağıya taptıkları gün sayısı olan kırk gün cehennemde kalacaklarını iddia ediyorlardı. Yine, dünyanın ömrünün yedi bin yıl olacağını ve kendilerinin her bin sene karşılığında cehennemde bir gün kalacaklarını, toplam yedi günden fazla azap görmeyeceklerini belirttiklerine dair rivâyet vardır. Allah, bu iddialarının hiçbir delile dayanmayan sözler olduğunu belirterek yalanlamıştır.


Kim olursa olsun, ilmi ne kadar çok bulunursa bulunsun, din hakkında söylediği sözü bir âyet-i kerîmeye ya da sahih bir hadis-i şerife dayandırmayan kişinin sözü, geçersizdir. Kim Kur’an’a ve sahih sünnete dayanmadan bir şeyin İslâm’dan olduğunu söylerse Allah'a iftira atmış ve yahûdilerin karakterine sahip olmuş, yani yahudileşmiş olur.


Günümüzde bazı câhil insanlar, İslâm’danmış gibi anlatılan şeylere Allah ve Rasûlünün sözüymüş gibi inanıp bağlanmaktalar. Böylece din o hale geldi ki, âlim görünümündeki bazı câhil veya hâinler, hayattan kopuk birkaç duâ, birkaç âyet okumakla insanların cenneti garanti edeceklerini söyleyip bu şekilde insanları uyutarak İslâm’ın böyle basit şeylerden ibaret olduğu inancını yaydılar. Bu şekilde tâğutlara ve zâlim kâfirlere direkt veya dolaylı büyük hizmet yaptılar. Bu âlim taslakları ve onlara bağlı olanlar, eğer iyi niyetli iseler, böyle şeyler söylemekle Allah'a daha çok yaklaşacaklarını zannettiler. Tıpkı Rasûlullah zamanındaki müşriklerin putlara taparken Allah'a yaklaşma niyeti taşıyarak şirk koşmaları gibi. Kişinin niyeti, ne kadar temiz olursa olsun, sadece niyeti kişiyi kurtarmaz. Cehennemin yolları, iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir. Allah katında insanı kurtaracak şey, amelleri hem yalnız Allah rızâsı için, hem de Allah’ın istediği ve Rasûlullah’ın gösterdiği şekilde yapmaktır.


Bu âyetten çıkarılan hüküm olarak anlıyoruz ki; Varlığı veya yokluğu aklen mümkün olan her şeyin varlığını veya yok olduğunu isbat, ancak naklî delil ile mümkündür Delilsiz bir hüküm vermek, özellikle Allah’la ve âhiretle ilgili konularda delilsiz değerlendirme yapmak, bâtıldır. Çünkü Allah, böyle delile dayanmadan Allah hakkında ileri geri söz söyleyen kimseleri kınamaktadır.










Kötülük ve Günah İşleyen Kim Olursa Olsun, Âhirette Karşılığını Görür


“Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (2/Bakara, 81)


Yaptığı fenalık, kendisini her tarafından kuşatan; içini dışını, kalbini, dilini ve diğer organlarını tamamen kötülük kaplayan, günahı alışkanlık haline getiren, hele bunları helâl görmeye başlarsa, bunlar ateş ehli, cehennem ashâbıdır. “Onlar orada devamlı kalırlar.” Öyle onların umduğu ve iddia ettiği gibi, yedi gün, kırk gün için değildir cehennem; hiçbir zaman o ateşten çıkıp kurtulamazlar, devamlı orada kalırlar. Bunlar, o azab âlemine günaha batmış olarak, kötülüğe bulanmış şekilde gitmişler ve artık fenalık, onların kalıcı özelliği olmuştur. İnsanı kuşatan bir tek kötülük böyle sonuç verirse, birçok kötülüğe bulaşmış olanların halleri nasıl olur, kıyas edilmelidir.


Günah, her tarafını kaplamamış olanlar, cehennem ateşinde ebedî kalmazlar. Kalbinde imanı olan, imanını ölünceye kadar muhafaza eden, günahı günah olarak kabul eden, günahtan bir pişmanlık duyan mü’minler için ebedî azap yoktur. Sayılı gün azaba çekilme, bunlar için tasavvur edilebilir.


Kim, şirk ve günah işler de işlemiş olduğu şirk ve günahlarından tevbe etmezse, işte bu kötü ameller o kişinin kalbini çepeçevre kuşatır. Sonuçta bu kalbe ne iman girer, ne de şirk o kalpten çıkar. Tevbe etmeden bu hal üzere ölen kimse ateş ehlidir ve o ateşte sonsuza dek kalır. Kişi, haram olan bir ameli helâl saymayarak işlerse kâfir olmaz. Bununla beraber eğer devamlı günah işlerse ve bu günahları işlerken “ben nasıl olsa bu günahları işlemekle kâfir olmam” derse, farkında olmadan, kalbinde Allah’ın haram kıldığı şeylere karşı bir küçümseme, hafif görme hissi gelişmeye başlayabilir. Günahları önemsememe olayı, zaman geçtikçe şeytan ve hevânın etkisiyle büyür. Günah işlemeye devam ede ede sonunda kişinin günah işlerken kalbinde duyduğu sıkıntı da azala azala yok olur. Günahları alışkanlık haline getiren, haramsız yapamayan kimselerin ise her an için küfür ve şirke düşmeleri mümkündür. Âyette, “günahların insanı kuşatması” bu ve benzeri durumlardır.




Günah, İnsanı Nasıl Küfre Götürür? Seyfuddin el-Muvahhid, bu konuda şunları ifade eder: Günah işleyen kimsenin müslüman kalabilmesi için üç şart vardır. Bu şartlardan biri eksik olursa, insan İslâm’dan çıkmış, küfre girmiş olur.


1- Günahın haram olduğuna inanmalıdır. Bir haramı helâl görerek işleyen kimse, Allah’ın bir hükmünü kabul etmeyip değiştirdiğinden dolayı kâfir olur. Hatta, Allah’ın helâl kıldığını haram; yasaklayıp haram kıldığını helâl kabul eden insan, o haramı işlememiş bile olsa, Allah’ın hükmünü beğenmediği, hatalı veya eksik kabul ettiği için, sadece bu anlayışıyla küfre girer. (Bkz. 4/Nisâ, 14, 60, 61, 65).


2- Günah işlediğinden dolayı kalbinde sıkıntı duymalıdır. Haram eylemlerinden dolayı gönlünde sıkıntı duymayan, hele hele işlediği günahları övünerek anlatan ve o hataları yaymaya çalışan kimse küfre girer. Peygamberimiz (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Kim işlediği iyilikten dolayı sevinir ve işlediği günahtan dolayı üzüntü duyarsa, işte o mü’mindir.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Ahmed bin Hanbel)


3- İşlenen günah meşrûlaştırılmamalıdır. Kişinin bir günahı meşrûlaştırması, işlediği günahı dille haram gördüğünü belirtmesine rağmen, ameliyle helâl gördüğünü göstermesidir. Meselâ, bir kişi, “içki haramdır” dediği halde, meyhane açar veya meyhane açılmasına izin verirse, içki içilmesini meşrûlaştırmış, dolayısıyla Allah’ın bir haramını davranışıyla helâl görmüş olur (Dâvetçinin Tefsiri, 1/172-173). “Fâiz haramdır” deyip, fâizle çalışan bankalar açan veya açılmasına izin veren, zinânın haram olduğunu söylediği halde zinâ kurumlarına müsaade eden kimseler de aynı konumdadır.










Cennete, Ancak İman ve Sâlih Amelle Gidilir


“İman edip sâlih amel/yararlı iş yapanlara gelince, onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalacaklar.” (2/Bakara, 82)


İman edip imanın gerektirdiği sâlih amelleri işleyen, imanları laftan ibaret olmayıp hayatlarının her yönünü İslâm’a göre düzenleyenler ve imanı bozacak her türlü söz, inanç ve amelden kaçınanlar, işte yalnız bunlar cennet ehlidir. Orada temelli kalacak olanlar bunlardır.


Bu son iki âyette Kur’ân-ı Kerim cennette veya cehennemde sonsuza dek kalmanın ilkesini açıklamaktadır. Burada herhangi bir şahıs veya ulusun kayırılmasından, herhangi bir gruba ayrıcalık tanınmasından söz edilmez. Âhirette bütün insanlar Allah’ın huzurunda eşit düzeydedirler. Hepsi O’nun kullarıdır. Orada yalnız iman ve amel ölçü olacaktır. Bu nedenle cennet ve cehennem meselesi, insanın sürekli mükâfat içinde kalması veya cezalandırılması, onun iman ve ameline bağlıdır. Sonsuz olarak cehennemde kalanlar ise, ruhî, manevî, fikrî ve amelî açıdan kökten hataya düşenlerdir. Yani, bu hata onları her yönden çepeçevre kuşatmıştır. İnsanın bir anlık gafleti ve dikkatsizliği sonunda ortaya çıkan geçici bir hali değildir. Onlar öyle inanıyorlar, sonra da inandıklarını düşünce, bilinç ve eylem olarak gerçekleştiriyorlar. Hakkı apaçık bilmelerine rağmen karşı koyanlar ve hakkı çiğneme cinayetini işleyenlerdir onlar. Açık bir psikolojik tavırla Allah'a inanmaya yönelmeyenler, O’nun ismi karşısında ürpermeyenler ve âyetlerini düşünmeyen ve emirlerine boyun eğmeyenlerdir. İşte bunlar, yeryüzünde bozgunculuk yapan, fesat çıkaran, haksız işler çeviren, Allah’ın otorite ve egemenliğini tanımayan zâlimlerdir.


Sürekli cennette kalacaklara gelince; bunlar düşünce, bilinç, davranış, eylem ve hissî-mânevî dünyasında imanı yaşayanlardır. Bunlar bütün düşünce ve eylemleriyle Allah'a bağlı kimselerdir. Her yaptıklarını Allah’ın gördüğüne inanan ve her şeyden hesaba çekileceğini idrâk eden, her davranışını Allah'a ibâdet bilinciyle yerine getirmenin şuurunda olanlardır.










Allah'a Verilen Söz; Her Ümmete Emredilen Bazı Temel İlkeler


“Bir zamanlar Biz, benî İsrâil’e ‘yalnızca Allah'a ibâdet/kulluk edeceksiniz, ana-babaya ihsan edecek, iyi davranacaksınız, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere iyilik edeceksiniz’ diye emretmiş, onlardan bunu tutacaklarına dair söz almış ve ‘insanlara güzel söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin’ demiştik. Ey benî İsrâil! Sonunda azınız hâriç, yüz çevirerek bu sözünüzden geri döndünüz.” (2/Bakara, 83)


Bundan önceki âyetlerde İsrâiloğullarına, kendilerine bahşedilen nimetler hatırlatılmıştı. Şimdi ise Kur’an’ın onlara, doğruluk ve dürüstlük yolunun apaçık sosyal ve ahlâkî emirleri vasıtasıyla kendilerine gösterildiği gerçeğini hatırlatmaktadır. Bu uyarı, doğrudan doğruya, insanın öteki dünyadaki durumunun, hangi soydan geldiğine değil; sadece bu dünyada nasıl bir hayat sürdürdüğüne bağlı olduğu yargısından çıkarılmaktadır.


On Emir: Tevrat’ın da büyük önem verdiği, Allah’ın İsrâiloğullarından uyacaklarına dair söz aldığı “on emir” bu ve bundan sonra gelen âyette (2/Bakara, 83-84. âyetlerde) ifade edilir:


1- Allah’tan başka ma’bûd tanımayacak ve O’ndan başkasına ibâdet ve kulluk etmeyeceksiniz.


2- Ebeveyne, yani anaya babaya ihsân edecek, her yönüyle iyilik ve güzellik gösterecek, hoşça davranacaksınız.


3- Akrabalarınıza, yakınlarınıza ihsanla davranacak, iyilik edeceksiniz.


4- Yetim çocuklara, babaları ölmüş garip çocuklara iyilik edeceksiniz.


5- Geçimlerini temin edemeyen, ellerinde avuçlarında bir geçim vasıtası bulunmayan yoksullara da ihsan edeceksiniz.


6- (İslâm’a karşı savaş açmayan) tüm insanlara güzel ve hayırlı söz söyleyiniz.


7- Namazı ikame ediniz, güzelce kılınız.


8- Zekâtı veriniz, insanlara karşılıksız yardım yapınız.


9- Birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz.


10- Kendi nüfusunuzu, insanlarınızı memleketinizden çıkarmayacak, birbirinizi göçe zorlamayacaksınız.


Bunlar, bütün ümmetlere emredilmiş temel ilâhî emirlerin başında gelen hususlardır. Elbette tüm müslümanlara da bunlar emredilmiştir.


Allah, İsrâiloğullarından yeminle almış olduğu bu misakı/sözleri hatırlatıyor. Benî İsrâilden bu söz, Allah’ın, Tur-ı Sina’yı İsrâiloğullarının üzerine kaldırdığı zaman veya Mûsâ (a.s.)’ya Tevrat’ı indirdiğinde alınmıştı. İsrâiloğulları bu emirleri yerine getirmek için yeminle destekleyerek söz vermelerine rağmen, çoğu sözlerini tutmamışlardır. Dedeleri gibi, şimdiki yahûdiler ve onların izini takip edip yahûdileşenler de bu sözlere uymazlar.


“Birkaçınız hâriç, yüz çevirerek bu sözünüzden geri döndünüz.” Tevrat, İsrâiloğullarının dik başlılığına ve inatçı isyankârlığına dair birçok atıflar içermektedir. Meselâ, Çıkış 32/3, 34/9; Tesniye 9/6-8, 23-24, 27.








Kan Dökmek


“(Ey benî İsrâil!) ‘Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diyerek sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz.” (2/Bakara, 84)


Allah, İsrâiloğullarından söz almıştı. Kan dökmeyeceklerine ve ülkelerinden birbirlerini sürgün etmeyeceklerine dair Allah’la misak yapmış, O’na yeminle söz vermişlerdi. Yüce Allah, onların cana saygılı olmalarını, haddini aşarak taşkınlık yaparak, zulmederek insan öldürmemelerini istemiş ve insanın kendi evinde ve yurdunda kalması ile somutlaşan insan özgürlüğüne saygılı olmalarını, kimseyi haksız yere zorla ve zulümle yurdundan sürgün etmeye kalkmamalarına dair söz almıştır.


Özellikle insanın canına ve yurduna dokunulmamasının vurgulanması, bu iki sorunun odak olarak alınmasının sırrı ve başlıca nedeni herhalde onların insanın temel hak ve özgürlüklerinden iki ana ilke ile insan, özgürce yaşaması garanti altına alındığı gibi, şartlar ne olursa olsun insanın kendi yurdunda ve evinde kalma özgürlüğünü teminat altına alır. Diğer hak ve özgürlükler, bu iki ana hak ve özgürlüğe bağlıdır. Onların bir dalı durumundadır. O yüzden Cenâb-ı Allah onların bu iki ana hak ve özgürlüğe bağlı kalmalarına dair söz almıştı.








Kitab’ın Bir Kısmına İnanıp Bir Kısmını İnkâr Etmek


“Bir zaman sonra siz öyle kimseler oldunuz ki, artık (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi öldürmeye, aranızdan bir grubu yurtlarından çıkarmaya, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşmeye başladınız. Eğer onlar size esir olarak getirilirse, onları esirlikten çıkarmak size haram kılınmışken esir mübâdelesi yapıyordunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (2/Bakara, 85)


Bu âyetteki olaylar, Hz. Peygamber’in hicreti sırasında Medine’de var olan şartlara bir atıftır. İslâm’dan önceki dönemde Medine’nin iki Arap kabilesi Evs ve Hazrec, sürekli birbirleriyle savaş halindeydiler ve orada yaşayan üç yahûdi kabilesinden Benî Kaynuka, Benî Nâdir ve Benî Kurayza, ilk ikisi Hazrec’in müttefiki olduğu halde, üçüncüsü Evs’in müttefiki idi. Böylece, yaptıkları savaşlarda yahûdiler, müşrikler ile ittifak halinde öteki yahûdileri birbirleriyle günah ve nefrette yardımlaşarak öldürüyorlardı. Bu, Hz. Mûsâ’nın şeriatına göre iki misli ağır suç idi. Ancak, yine de o şeriata uyarak birbirlerinden aldıkları esirleri sonradan fidye karşılığı serbest bırakıyorlardı. Kur’an’ın, işaret ettiği açık tutarsızlık işte budur.


İsrâiloğulları, birbirlerini öldürmeyeceklerine dair Allah'a söz vermelerine rağmen, yine de bundan vazgeçmediler ve içlerinden bazılarını yurtlarından çıkardılar. Onlar, haram olduğunu bildikleri halde birbirlerine saldırdılar ve haksız olarak saldıranları desteklediler. Günümüzde de bazı İslâm düşmanlarının bu kavmin torunlarıyla işbirliği yaparak İslâm’a ve müslümanlara karşı mücâdele içinde olmaları, tarihin tekerrüründen ibarettir ve Kur’an’ın uyarılarını dikkate almayan kimselere bir cezadır.


“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” Benî İsrâil, Tevrat’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr ettiler. Onların iman ettikleri şey, esirlerin fidye ile kurtarılması, reddettikleri ise, birbirlerini öldürmeleri ve yurtlarından çıkarma konusundaki yasaklardı. Buna somut bir örnek olarak, Medine yakınlarında yaşayan farklı yahûdi kabileleri arasındaki garip ilişkileri gösterebiliriz. Hz. Peygamber’in hicretinden önce Arap kabileleri olan Evs ve Hazrec ile anlaşma yapmışlardı. Bir Arap kabilesi diğeri ile savaşa girdiğinde, iki kabilenin yahûdi müttefikleri de birbirleriyle savaşıyordu.


Bu şekilde Kutsal Kitapta yazılı olan emre bile bile karşı çıkılmış ve yahûdiler yahûdilerle savaşmış oluyorlardı. Fakat bir yahûdi kabilesi, diğer yahûdi kabilesinden savaş esiri alırsa onları fidye alarak serbest bırakıyordu. Onlara kendi kardeşlerini fidye ile serbest bırakmak gibi insanlık dışı bu durumdan sorulduğu vakit, Kitap’ta buna izin verildiğini söyleyerek, kendilerini haklı çıkarmaya çalışıyorlardı. Fakat kendi kardeşlerine savaş açarken utanmazca çiğnedikleri Kitab’ın emirlerini, bu durumda sonradan hatırlamaları çok garipti. O halde bir taraftan esirleri fidye ile kurtarmaya izin veren Kitab’ın bir bölümünü kabul ediyor, diğer taraftan imanda kardeş olanlara karşı savaş açmayı yasaklayan bölümünü reddediyorlardı.


Kim bu şekilde yapar, Allah’ın indirdiği âyetlerin bir bölümünü tatbik eder, bir kısmını tatbik etmezse, hem dünyada zillet ve alçalmaya düşer, hem de kıyâmet gününde şiddetli bir azaba uğrar. Burada iki şey dikkatimizi çekmektedir:


1- Allah, müslümanlardan, indirdiği şeylerin tümüne inanıp bağlanmalarını ister. Bir kısmına bağlanıp bir kısmını reddetmek, hepsini reddetmekten daha kötüdür. Tümünü reddetmek, sadece âhiret azabına neden olurken; böyle davranmak, hem dünyada zillet, hem de âhirette büyük bir azaba sebep olur.


2- Yahûdilerin Tevrat’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr etmeleri, sadece sözle iman, yahut sözle inkâr edip reddetmek değildir. Yahûdiler, sözde bütün Tevrat’a iman ettiklerini söylerler. O yahûdilere birbirlerini öldürme veya yerlerinden çıkarmanın hükmü sorulduğunda buna haram derlerdi. Her ne kadar sözle bunu kabul etseler de, birbirlerini öldürmeleri veya yurtlarından çıkarmaları, sözle kabul ettikleri şeyleri davranışlarıyla reddettiklerini göstermektedir. Yine iman ettikleri; esirleri fidye ile kurtarma hükmü de sözlü bir iman ve kabul değil; hareketle gösterilen bir iman ve kabuldür.


İşte, Allah’ın bütün mü’minlerden istediği şey, apaçık bir şekilde bu âyette bildiriliyor: Allah’tan gelen şeylere iman, ancak, Allah’tan gelenlerin hepsini pratikte uygulamakla gerçekleşir. İman, kuru bir iddiadan ibaret değildir. İman, ancak, iman edilen şeyleri hayatta tatbik etmekle gerçekleşir. İman, bu şekilde hayata yansımazsa, sonuç; dünyada zillet, âhirette de şiddetli azap olur.


Zamanımızda, hüküm ve otorite İslâm’ın olmadığı, hatta İslâm’a ve müslümanlara dünyadaki diğer ülkelerden daha fazla baskı yapıldığı gerçeği gözardı edilerek “İslâm ülkeleri” diye yanlış isimlendirilen bazı devletler var. Bu devletlerde tatbik edilmekte olan kanunların çoğu; İsviçre, Fransa, Almanya gibi batılı ülkelerden alınmıştır, bir kısmı (kişisel bazı uygulamalar, miras ve evlenme gibi kanun ve âdetler) İslâm’dandır. Halkı müslüman olan bu devletler, ancak başlarındaki tâğutlara zarar vermeyecek kanunları İslâm’dan alırlar. Bu şekildeki uygulamayla, ya da laikliğin uygulandığı iddia edilen, İslâm’a yasal ve siyasal, hatta sosyal hiçbir alanda müsâmaha gösterilmeyen ülkelerde ezanların okunması veya câmilerin kapatılmaması gibi gerekçelerle, bunlara izin vermekle kendilerinin müslüman olduklarını söyleyen zâlim tâğutlar, câhil halkı aldatırlar.


Bir ülke, ancak, Kur’an’ı tam olarak ve eksiksiz tatbik ederse müslüman devlet sıfatını alır. Yoksa, yahûdilerin yaptığı gibi yapıp da Kur’an’ın bir kısmını tatbik edip bir kısmını reddetmekle İslâm ülkesi olunamaz. Böyle yapan devletler, dünyada zillet içinde yaşamaya mahkûmdur. Bugün bu ülkeler direkt veya dolaylı işgal altında, Batının kontrolü ve denetimi altına girmiş, zelil duruma düşmüşlerdir. İslâm’a zıt kanunları koyanlar, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, bunları destekleyenler, onlara karşı neme lâzımcı tavır takınanlar ve buna rağmen müslüman olduklarını iddia edenler zillet ve azaptan kurtulamayacaklardır. Onların dünyada zelil olduklarına şahidiz. Böyle devam etmeleri halinde âhirette şiddetli ve ebedî bir azaba uğrayacaklarından da şüphemiz yoktur.


Akıllı olan kimse, hevâ ve hevese dayandığı için, belirli bir zaman geçince geçerliliğini kaybeden, devamlı değişen ve nice insanın şikâyet ettiği kanunlara değil; sâbit ve fıtrata uygun olan vahye bağlanır. İnsanın bilgisi sınırlı, hevâ ve hevesleri değişkendir. Kişi bazen sevinçli, bazen kızgın, bazen rahat, bazen de yorgun olur ve kişinin rûhî durumuna göre verdiği hükümler de değişir. Halbuki Allah’ın koyduğu kanunlar sâbit ve insan fıtratına uygun olan, insanları hem dünyada hem de âhirette mutlu edecek yasalardır. Bunları bir kenara atıp hevâ ve hevesten kaynaklanan kanunlara uymak, insana dünyada huzursuzluk ve zilletten başka bir şey kazandırmaz ve âhirette de büyük bir azabın verilmesine sebep olur.


“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Her hukukun kendisine göre birbirine bağlı bir metodu vardır. Hukukun amacına ulaşması için bu hükümlerin bölünmeden ve birbirinden koparılmadan programın belirlenen yerine konması gerekir. Sistem içinde bu hükümlerin her biri, zincirin birbirini tamamlayan halkaları gibidir. İslâm şeriatının da kendisinden beklenen sonucu vermesi, Allah’ın dilediği amacını gerçekleştirebilmesi için meseleye köklü ve bir bütün olarak bağlanmak esastır. Bu bütünlük korunmadan, sistemin tamamına bağlılık gösterilmeden Allah’a itaatin gerçekleşmesi mümkün değildir. Sistemin bütününden kopuk olan ibâdetler, ana ilkeden kopuk biçimde ele alındığında Yüce Allah’ın emir ve yasaklarıyla varılmasını istediği hedefe varmak ve meseleyi bu boyutta kapsamlı olarak kavrayabilmek mümkün olmaz. “Kimin namazı, onu fuhuştan ve yasaklanmış şeylerden alıkoymazsa, kendisini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka işe yaramaz” hadisinden anlaşılan da budur. İbâdet, ahlâk, ahkâmla ilgili emir ve yasaklar, tesbih tanelerinin iple bağlanmaları gibi birbirine bağlıdır. Tesbih ipinin koparılması gibi, birinin çıkarılması diğerlerini de olumsuz olarak etkileyecek, fonksiyonunu zedeleyecektir. Bir maddeyi oluşturan sentezdeki parçalardan birinin alınmasıyla o maddenin tümden değişip artık farklı bir madde olacağını biliyoruz. Bu gün, yaşanan da budur; İslâm adına ortaya konan ve yaşanan her şey yarım ve eksik...


Avrupanın inkâra dayalı düşüncelerinden, ideolojik akımlarından, ilkelerinden etkilenen bazı müslümanların düşüncelerini, bu âyet çerçevesinde değerlendirmeleri gerekir. Kapitalizmin, sosyalizmin veya başka düşüncelerden kopye edilen birtakım düşünceleri İslâm’a adapte etmeyi, İslâm’la beşerî düzen ve düşünceleri sentez yapmayı, siyasal, sosyal ve ekonomik uygulama konularında onların birtakım fikirlerini esas almayı öngören uzlaşmacı ve sentezci anlayışı, her müslüman mahkûm etmelidir. Bazı müslümanlar diyor ki: “Biz, hayatla ilgili hükümlerin, yasa ve uygulamaların mânevî, ahlâkî ve psikolojik yönünü İslâm’dan alabiliriz. Özellikle ibâdet ve sadece bireyi ilgilendiren konularda İslâm’ı esas almasına bir şey demeyiz. Ama iş, kamusal alanda, sosyal ve siyasal talepler ve uygulamalar olduğunda buna müsaade etmeyiz. Ekonomik, sosyal ve siyasal düzenlemede batılı rejim, kanun ve uygulamaları esas almak gerekir. Çünkü bu düşünceler, realiteye dayalı etüdler yapılarak belirlenen bilimsel kurallara dayanmaktadır. Bunlar, gelişme ve ilerlemenin ortaya koyduğu genel hükümler, değişmez verilerdir. İslâm’ın bu konularla ilgili hükümleri, çağımızdaki ihtiyaçlara cevap veremez.” Bu tür düşünceler, Kitab’ın bir kısmını kabul ve bir kısmını reddetmektir, dolayısıyla dünyada zilleti, âhirette azabı hak ettiren bâtıl düşüncelerdir.


Müslüman, İslâmî bilinciyle kabul eder ki, Yüce Allah’ın, hayatta görülebilecek her alan ve olaya ilişkin şer’î bir hükmü vardır. “Kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki, Kitap’ta olmasın.” (6/En’âm, 59) İslâm, tamamlanmıştır (5/Mâide, 3), hiçbir zarûrî konuyu ihmal etmemiştir. Başka düzen ve düzenlemelerden ödünç bir fikir ve uygulama almaya ihtiyacı yoktur. Yeterlidir ve her şeyi orijinaldir. Onu bulmak isteyen bulabilir. Müslümanların hayatlarının her alanında şer’î bir boşluğun bulunmadığına kesin inanmaları ve bu ilkeye göre hareket etmeleri esastır. Yüce Allah, şeriatı kendisiyle kullar arasında gerçekleşen bir taahhüt ve sözleşme olarak kabul etmektedir. Çünkü şeriata bağlılık, onun içeriğini tümüyle kabul etmekle eş değerdedir.




Neshle Yok Sayılan Kitabın Bir Kısmı: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir.” Bu âyeti değerlendirdiğimizde, Allah’ın hükümlerinden bazılarını tutmamanın ya da geçersiz saymanın adı: “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek” olarak konulmaktadır. Ümmet-i Muhammed de “nesh” meselesinde İsrâiloğullarının düştüğü yanlışa düştü. Sözlükte “yok etmek, gidermek, yazmak, bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmek” manalarına gelen “nesh”in ıstılahî manası konusunda farklı görüşler vardır. Genel olarak nesh, “şeriatın bir hükmünün, şer’î bir delil ile kaldırılmasıdır.” Neshedilen hükümle amel edilmez. Hükmü kaldırılan şer’î delile nâsih; hükmü kaldırılan şer’î delile mensuh; bu işleme de “nesh” denir.


İslâm şeriatında nesh vâki olmuştur. Ancak bu, sahih hadis rivâyetinde görüldüğü gibi, tamamen kaldırılma veya unutturulma şeklinde gerçekleşmiştir. Sahâbe ve tâbiinden birçokları da bu görüştedir. Kur’an’ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü geçersiz olan hiçbir âyet yoktur. Şeriatların maksatlarından biri olan “tedrîcilik” sünnetini göz önüne almayan bir kısım ulemâ, bazı âyetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir. Lâkin, Hz. Peygamber’den Kur’an’da metni bulunan hiçbir âyet için “bu âyet mensuhtur” biçiminde sahih bir rivâyet gelmemiştir. Bu çok önemlidir.


Ayrıca, mensuh olduğu üzerinde tüm ümmet âlimlerinin ittifak ettikleri bir tek âyet yoktur. Bu durumda, nasıl zannî bir delil, ya da yaklaşımla sübûtu kat’î olan bir âyetin hükmü iptal edilir? Bu, eğer iyi düşünülürse çok büyük bir vebaldir. Hele zannî bir delil olan “hadis” ile kat’i bir delil olan “âyet”i neshetmenin ne şer’î ne de aklî izahı yapılamaz. Neshçi ulemâdan bazılarına göre, Kur’an’da nesh edilen âyet sayısı 300’e ulaşmaktadır. Nesh konusundaki bu tavır, “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek” gibi bir sonucu getirmektedir.


Tahsis Yoluyla Yapılan Tahrif ve Bazı Âyetleri Yok Sayma: Nesh yoluyla yapılan tahrifin ve âyetlerin geçersiz kılınmasının bir benzeri de “tahsis” yoluyla yapılır. Nesh, nasıl ki bir âyetin hükmünü tamamen geçersiz kılmaksa, tahsis de bir âyetin alanını daraltmak, onu kişiselleştirmek, bir kavme, bir zaman ve mekâna hasretmektir. Bazı âyetler, iniş sebepleri (esbâb-ı nüzul) bahane gösterilerek tahsis edilir. İniş sebeplerini bilmek, Kur’an’ı daha iyi anlamaya vesile olduğu halde, bu konudaki zannî rivâyetleri Kur’an’ın hüküm alanını daraltmak için kullanmak, çok vahim bir eğilimdir. Âyetler, özel bir sebebe bağlı olarak inmiş olsa da, hükmünün genel olduğu kuralını koyan ilk kişi, Rasûlullah’tır.


Âyetlerin hükmünü belli bir zaman, mekân ve gruba tahsis etme işi, daha çok nebevî siyasetin saltanata dönüştürüldüğü Emevîler döneminde yapılmıştır. Yöneticiler, kendilerini halkın gözünde mahkûm eden bazı âyetlerin kapsamını daraltmak istemişler, kimi bilginleri de buna âlet etmişlerdir. Âyetleri tahsis etme mantığını günümüzde savunanlar da zâlim yönetimlerle kalbî ya da fiilî yakınlığı olan kimselerdir. Bu gibiler, yöneticilerin işine gelmeyen “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirlerin... zâlimlerin... fâsıkların ta kendileridir.” (5/Mâide, 44, 45, 47) âyetlerini “yahûdiler hakkında nâzil olmuştur” diyerek müslümanlar için hükümsüz addetmektedirler. Dolayısıyla bu mantığa göre, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen bir yahûdi kâfir, zâlim ve fâsık olurken; Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen bir müslümana hiçbir şey lâzım gelmemektedir. Bu noktada sahabeden İbn Abbas’ın şu sözünü hatırlamamak mümkün değil: “Siz ne de iyisiniz ya! Tatlı olan ne varsa size, acı olan ne varsa kitab ehline ha?! Sizden kim Allah’ın hükmünü inkâr ederse kâfir olur, kim ona inandığı halde Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse zâlim ve fâsık olur.” (Zemahşerî, Keşşâf 1/341)


Ümmet-i Muhammedden kimi din bilginleri, Kitab’ın bazı âyetlerini, birtakım gerekçelerle keyfî yoruma tâbi tutulmaktalar. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, fâiz, zinâ, içki, kumar çeşitleri, heykel/put, tesettür... gibi konularda tam bir yahûdileşme meyli sergilemektedir. Bu konudaki âyetlerin hükümlerini kabul etmeyerek bu âyetleri geçersiz kılmakta ve reddetmiş olmaktadır. Meselâ, başörtüsünün Kur’an’da olmadığı şeklinde yanlış yorum ve çıkarımla âyeti tahrif edip tesettür hükmünü geçersiz sayan modern Bel’am’lar, Kitab’ın bir kısmını reddetme cinayetini işleyebilmekteler. Kur’an’ın bazı âyetlerini işine geldiği yorumlayarak tahrif etme işi sadece Bel’am kılıklı âlim müsveddelerine ait değil. Tarihte ve bugün her dinî grup ve zümre içerisinden, Kur’an’dan kendi görüşlerini destekleyen âyet parçalarını cımbızla çekerek siyak ve sibakına, Kur’an’ın bütünü içerisindeki yerine, onu Rasûlullah’ın nasıl tefsir edip yaşadığına bakmaksızın, tefsir ve te’vil adı altında tahrif edenler çıkmıştır. (2)


Meşhur örnektir: “Lâ takrabû’s-salâte ve entum sükârâ (sarhoş olduğunuzda namaza yaklaşmayın)” (4/Nisâ, 43) âyetindeki “ve entum sükârâ (sarhoş olduğunuzda) ifadesini görmezden ve bilmezden gelinen nice konularda, benzeri atmalar yaparak Kitab’ın bir kısmı reddedilmektedir. Hani, namaz gibi müslümanlığın en belirgin alâmeti olan konuda bile görevini yapmayan, ama kendini müslüman sayan birine sormuşlar: “Niye namaz kılmıyorsun?” Adam cevabı yapıştırmış: “Allah Kur’an’da ‘Namaza yaklaşmayın’ diyor; ben de onun için kılmıyorum.” “Peki, âyetin devamını oku!” dediklerinde, “valla, ben hâfız değilim; devamını bilmem” demiş. Devlet radyo ve tv.lerinde ahkâm âyetlerinin okunup mealinin verilmesi mümkün değildir. Bu âyetler, resmî açıdan yok sayılmaktadır. Politikacıların tutumları, Din Kültürü ve Ahlâk dersleri, İslâm’la ilgili birçok ilmihal ve benzeri kitaplar, dinin muâmelât/hukuk konularını yok sayan bir tavır içindedir.


Günümüzde bazı insanlar; “Kur’ân-ı Kerim’e iman ediyoruz. Kitabımız kitapların en güzelidir” diyor. Ama arkasından ekliyor: “Fakat, 1400 sene evvel nâzil olmuştur. Onun için o günün şartlarına uygun olarak inmiştir. Şartlar değişti. Ziraat toplumundan sanayi toplumuna, ondan da teknoloji ve bilgi çağına girdik. Şartlar değişince hükümler de değişir. Kur’an’ın bazı âyetlerinin uygulanmaması gerekir. Çağdaş kanunlar dururken, eskimiş kanunlarla idare edilmez. Bugün fâizsiz bir ekonomi olur mu? Başörtüsüne bugün için gerek var mı?” gibi tenkitler getirebiliyor. Elbette, Kitab’ın bir kısmına, hatta bir âyetine, tek bir hükmüne inanmayan veya bunların doğru ve uygulanmasının gerekli olduğunu kabul etmeyen kimse kâfir olur.


“Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” Allah, işlenen her şeyi bilir ve zerre kadar da olsa işlenen bütün suçların cezasını verecektir. O kâfirler; Allah’ın, yaptıklarını bilmekten gâfil olduğunu zannetmesinler.


Âhireti dünya hayatına değişmelerinin tafsilâtı ise; Allah Teâlâ’nın ahdini bozmalarının yegâne sebebi, dinlerine ve kitaplarına muhâlefet ederek müşriklerle yaptıkları antlaşmalardı. Yahûdilerin ikiye ayrılıp her iki tarafla antlaşma yapmaları, eskiden beri yapageldikleri bir davranış tarzı idi. Değneği ortadan tutmak, ihtiyatlı davranmış olmak için, karşı karşıya gelip çarpışan iki grubun arasına girip her hal ü kârda ganimet elde etmek, galip gelen taraftan yahûdi menfaatlerini sağlamak ve neticede kim galip gelirse gelsin, yahûdilerin galip ve kârlı çıkması! Devamlı kazanacak ata oynamak! Allah'a dayanmayan, Allah’ın misakına sarılmayan, sadece hile ve oyunlar tertipleyip yardımı kulların Yaratanından değil de; kullardan bekleyen kimselerin takip edeceği çıkarcı yol, bundan başka ne olabilir?! İman; mü’minleri Rableri ile aralarındaki misaka muhâlif antlaşmalara katılmaktan kesinlikle men eder. Menfaatlerini korumaları ve kendilerini emniyete almaları için, şeriata aykırı antlaşmalara katılmalarını kesin şekilde haram kılar. Mü’min, gerçek menfaatini, yalnız dinine uymakta görür. Mü’min, huzurunun, sadece Rabbı ile yapmış olduğu antlaşma ve sözleşmeyi korumakla mümkün olacağını bilir.








Âhirete Karşılık Dünya Hayatını Satın Alan Ahmak Tüccarlar


“Onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. O halde onlardan azap azaltılmaz ve onlar, kendilerine yardım edilenlerden de olmazlar.” (2/Bakara, 86)


Âhireti verip dünyayı satın almayla ilgili Kur’an’da çok sayıda âyet vardır. Bu konuda bir hadis-i şerifin, kısa izahla birlikte serbest tercümesi şöyledir: Peygamberimiz (s.a.s.) buyurur ki;

“Benimle sizin haliniz şuna benzer. Çölde susuzluktan baygınlık derecesine gelmiş insanlar, neredeyse bayılmak üzereyken güzel elbiseli, üzerinde yorgunluk işareti de olmayan, suyunu daha yeni içmiş, gözlerinden susuz olmadığı da belli olan bir insan geliyor ve diyor ki: ‘Susuz musunuz?’ Hepsi birden, ‘susuzuz, çok susadık’ diye bağırıyorlar. Her tarafta su aramışlar ama bulamamışlar. O adam diyor ki, 'beni takip ederseniz şu tepenin arkasında bir bahçe var. Bahçede çeşmeler, havuz, yeşillikler var.’ Onların inanmaktan başka çareleri zaten yok. Çünkü başka alternatifleri, su ümitleri yok. Gidiyorlar, gerçekten adamın dediği yere varıyorlar. Bağ var, bahçe var, sular var, yiyecekler var, elbiseler var. Yiyorlar, içiyorlar, giyiniyorlar; kendilerine geliyorlar.


Adam diyor ki; ‘bu bahçenin gülleri solar. Bu bahçenin suları kurur. Gelin benimle şu dağın da arkasına giderseniz, orada gülleri solmayan, suları kurumayan çok daha güzel, gerçek bir bahçe var. Orada hepinize ayrı ayrı tapusu da verilecektir’ dediğinde, ‘bu adam yalan söylemedi. Çöldeyken bizi aldı, buraya getirdi. Doğruluğunu ve iyilikseverliğini gözümüzle gördük. Bu adamın peşinden gidelim. Gülleri solmayan, çiçekleri kurumayan ve suları kesilmeyen yere gidelim’ dediler. Ama bir kısmı da şöyle dedi: ‘Vallahi, biz elimizle tuttuğumuz şeyi bırakmayız. Bu çeşmenin başından ayrılmak istemeyiz. Belki orada bunlar yoktur’ ve bazıları adamı takip etmedi. İşte, dünya nimetlerine kavuşan kâfirlerin, âhireti bırakmaları bu adamın hali gibidir.” (Ahmed bin Hanbel, I/267).


Peygamber Efendimiz neyi vaad ettiyse sözünde durdu; inanan insanlara izzet ve çeşitli nimetleri, devlet ve güzellikleri gerçekleştirdi. Allah, ne vaad ettiyse hepsini yerine getirdi. Allah’ın kitabına sarıldığımızda dünyayı cennet eyleriz ve ayrıca âhiret cennetini de ebediyyen kazanırız. Âhireti verip karşılığında dünya almak; dünyada da iflas eden bir tüccar rolü oynamaktır, esas kazancı elinin ucuyla itmektir. Âhireti tercih ise, beraberinde, oranın tarlası olarak dünyayı da güzelleştirecektir.










İtaat Edilmek İçin Gönderilen Peygamberleri Yalanlamak


“Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitab verdik. Arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mûcizeler verdik. Ve onu, Rûhu’l-Kuds (Cebrâil) ile destekledik. Ne zaman gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi gelmişse, ona karşı istikbâr ettiniz/büyüklük tasladınız. Size gelen peygamberlerden bir kısmını yalanlarken, bir kısmını da öldürüyordunuz.” (2/Bakara, 87)


Âyet, onların peygamberlere karşı tutumlarını ana hatlarıyla veriyor. Elinde Allah’ın kitabı bulunan Hz. Mûsâ’dan beri Allah’ın elçisi olarak gönderilen ve yanında risâletini ispat eden belgeler bulunan, ayrıca kutsal ruh ile desteklenen Hz. İsa’ya varıncaya kadar gelip geçen peygamberliklere ne türden bir tavır takındıklarını anlatıyor. Buradan anlaşılıyor ki, onların peygamberlere karşı takındıkları tavra hâkim olan; onların hevâ ve isteklerini, ihtiraslarını ön plana çıkarmalarıdır. Kur’an, onların Peygamberimiz’e karşı takındıkları tavrı, onların tarihî bir boyutu olarak değerlendiriyor. Ecdâdınızın yaptığını yapmayın diyor onlara. Bize de; Peygamberimiz’in getirdiği beyyineler/kesin delil ve mûcize Kur’ân-ı Kerim’dir. Onu yalanlamamamızı ve de peygamberleri öldürmememizi emreder. Ölmüş peygamberlerin, öldürülmemesi, onların getirmiş olduğu dinin katledilmemesi demektir. Onun getirdiği şeriatı öldürenler, peygamberi öldürmüş gibi günah alırlar. Tarihte Peygamberi yalanlayanların günahını aynı şekilde yüklenirler.



Rûhu’l-Kuds: Farklı yorumlar olmasına rağmen, en kabul edilen ve sağlam delillere sahip olan yorum, Rûhu’l-Kuds’ün Cebrâil için kullanılmış bir isim/lakap olmasıdır. Cebrâil (a.s.)’e “Ruh” isminin verilmesi, Allah’tan getirdiği vahyin kalpleri canlandırıp hayat vermesinden dolayıdır. Kudüs, temiz anlamına gelir. Rûhu’l-Kuds de, temiz ruh anlamına gelir ve Cebrâil (a.s.)’in lakabıdır.




Ruh: Rûhun mâhiyeti hakkında söz söyleyenler, bunu başlıca üç ayrı bakış açısından düşünmüşlerdir. Bu da hareket, hayat ve idrâktir. Hiçbir hareket yoktur ki, bir ruh ile ilgili olmasın. Hareket ettiren güç, ya doğrudan doğruya, ya da dolaylı olarak ruha bağlı sayılır. Bu anlamda ruh, kayıtsız şartsız bir kuvvet karşılığı bir anlama gelir. Harekete geçirme özelliği bulunan her kuvvete ruh denilmiştir.


İkinci olarak ruh, bir hayat kaynağı olarak tasavvur olunmuştur ki, bu birinciden daha özel bir anlayıştır. Zira hareket, hayatın belli başlı şartlarından sadece biridir. Her hayatta bir hareket vardır. En meşhur anlamıyla ruh denilince, işte bu hayat kaynağı anlaşılır ve ruh, bizatihi mevcut ve lizatihi canlı bir kaynak olmak üzere tarif olunur.


Üçüncü olarak ruh, gerek cüz’î, gerek küllî bir idrâk noktası olarak kabul olunmuştur ki, bu da ikinci görüşten daha özeldir. Zira, hayat, idrâkin şartlarından biridir. İdrâk sahibi her ruh, canlıdır ve her canlı, kendi kendine hareket etme güç ve yeteneğine sahiptir. Duygu ve şuur, ruhun en genel belirleyici özelliğidir. Ruh denildiği zaman, his ve şuur, akıl ve idrâk güçlerinden başka irâde gücü gibi özellikleri de içine alan daha geniş ve etraflı bir hayat cevheri diye anlamak gerekir.




Yahûdiler, nefislerinin hoşuna gitmeyen, hevâ ve heveslerine ağır gelen şeyler getirdikleri için, gönderilen peygamberlere tâbi olmadılar ve getirdiği şeylere karşı kibirlenerek büyüklük tasladılar ve onlardan yüz çevirdiler. Bazen daha da ileri giderek peygamberlerin bir kısmını yalanladılar, hatta bir kısmını da öldürdüler.


Yüce Allah, mü’minlerin de yahûdilerin ve yahûdileşenlerin düştüğü hatalara düşerek yeryüzü halifeliği ve Allah’ın emanetini yüklenme görevlerini kaybetmemeleri için İsrâiloğulları ile ilgili bu haberleri zikretmektedir. Müslümanlar, ne zaman bunların düştüğü hatalara düşer, Allah’ın şeriatını bir yana bırakır, kendi hevâ ve süflî arzularına göre hareket ederek bir kısım dindarları öldürüp bir kısmını tekzip ederlerse İsrâil oğullarının başına gelen ayrılık, zayıflık, alçaklık, horluk, bedbahtlık, devletsizlik illetine Allah mutlaka onları da mahkûm eder. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin emrini tutar, kendi arzularını Allah’ın kitabına ve şeriatına uydurur, Allah'a verdikleri sözü yerine getirir, bu söze kuvvetle sarılırlar, Kitap’ta bulunan hakikatlere kulak verip hidâyete ermek için çırpınırlarsa; işte o zaman ancak belâdan kurtulurlar. *










Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 354-359

2- A.g.e. s. 195 vd.


* Bu tefsir bölümü, aşağıdaki kaynaklarda ismi yazılı tefsirlerin ilgili âyetler hakkındaki açıklamalarından yararlanılarak ve yer yer özetlenip iktibas edilerek hazırlanmıştır.








Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar


1- Fi Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 178-188

2- Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 77-81

3- Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 326-344, Eser Y. c. 1, s. 390-414

4- Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 158-188

Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 390-413

Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 156-172

Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 107-207

8- El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 299-311

El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 180-212

Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 61-71

Kur'an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 21-25

12. Et-Tefsîru'l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 84-92

13. El-Esas fi't-Tefsir, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 181-198

14. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 64-73

15. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 1, s. 184-195

16. Ruhu'l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y. c. 1, s. 403-442

17- Safvetü't Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. c. 1, s. 124-138

18- Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 72-86

19- Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.90-115

20- Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 162-183

21- Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 150-159